3. Sayfa - Toplam 5 Sayfa var BirinciBirinci 12345 SonuncuSonuncu
Toplam 42 sonuçtan 21 ile 30 arasındakiler gösteriliyor.
  1. #21
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..


    10 Ekim 2010 Pazar
    Moğolistan'dan ilk yazı
    İlk defa yazıya nasıl başlasam diye düşünüyorum.. Neyi nasıl anlatsam tarif edebilir miyim? Anlatabilir miyim bilmiyorum.. 19 eylül!! Moğolistan’a giriş!

    Sabah otelde çalışan kızlara o gün otelden ayrılacağımı ve şehir dışında ve içinde birkaç foto çektikten sonra Moğolistan’a gideceğimi söyledim. Fakat onlar, araç bulamazsın o yüzden bir an önce git dediler. Alla alla ne aracı yahu oldum. Sınır hemen yakınımdaydı, pılımı pırtımı topladım hemen sınıra gittim. Kapıya 10 metre kalmıştı ki bir çok insan üstüme atladı: "CAR CAR CAR!" Ne oluyor len ne Car'ı? Kapıya gittim. Spd'ler pedaldan çıkmadı, hoppppppppppppppp bisikletle yere bir güzel kapaklanırsın. Ulan hadi hayırlısı güne güzel başladık.

    Kapıdan geçemezsin, araç kullanmak zorundasın demeye çalışıyordu kapıdaki görevli. Ne salakça bir uygulama!. Kapıdaki gençler de benim durumumu izliyor. Baktılar ki geçemedim, hemen bana araç ayarlamaya çalışıyorlar. Bisikletim ve ben için 100 yeun da para istiyorlar. Ee yapacak bir şey yok vereceğim. Araçlara bakıyorum hepsi ağzına kadar dolu. Araçlar da eski rus jeepleri. En sonunda bir tanesinde yer var diyorlar. Fakat araçta ben yer göremiyorum. Benim bisiklet jeepin tepesine atılıyor, bagajlar da ön kaputa gelişi güzel konuyor. İçerde ise oturacak yer yok, ağzına kadar yükle dolu. Araçta iki kız bir oğlan var. Onlar da camdan çıkmak üzere. Aşağı iniyorlar bir daha oturma düzeni yapıyoruz. Bana sen geç önce diyorlar, benden sonra da hemen yanıma diğer adam oturuyor, kızlar da kucaklarımıza oturuyor. Aklınızdan bir şey geçmesin sınırı geçmeye çalışıyoruz. Acaba yol kısa mı diye de merak ettim. İlk kapıyı geçtik. 100 metre ilerde durduk. Şöför, "Al şu iki çantanı göstermelik git, Çin sınırını geç, öbür tarafta beni bekle." diyor. Bakıyorum yanımdakiler de aynı şeyi yapıyorlar. Çıkış damgamı alıyorum, diğer kapıdan dışarı çıkıyorum. Bir çok insan orada araçlarını bekliyor. Ne enteresan bir uyguluma. 30 dk. sonra da benim araç geliyor. Biz gene kucağa alıyoruz, bu sefer Moğolistan sınır kapısına. O da aynı şekilde pasaportuma bakıyor, çantalara şöyle bir göz ucuyla bakıyor. Kapının öbür tarafına geçiyorum ve aracımı gene beklemeye başlıyorum.

    Bu arada araçtaki çocuk yanıma gelip ingilizce nereli olduğumu soruyor. Türküm diyorum. Hadi ya biz de seni kızlarla birlikte İtalyan sanıyoruz diyor. Kızlardan biri hemen sordu, evli misin diye. Yok değilim diyince Ee yaş kaç dedi, 31 dedim. Daha fazla geçirmeden evlen diyor, ben de Moğolistan'a kendime eş bakmaya geldim, tanıştırırsınız artık beni birileri ile diyorum, gülüyorlar. Sonra adamla araç gelene kadar sohbet ettik. Ulan-batur'da barı varmış ve şehre varınca onu aramamı ve misafiri olmamı istedi. Gobi'yi bisikletle mi geçeceksin diye sordu. Evet diyince de: "O Gobi'yi araçla motorla geçeni anlarım da, siz bisikletlileri anlamıyorum. Yol yok biliyorsun di mi?" Evet. Su yok! Evet. Yiyecek bulamayacaksın! Evet. Yolunu kaybetme ihtimalin var! Evet. Bunlara rağmen gidecek misin? Evet. Hayatta kalır da Ulan-Batur'a kaybolmadan gelebilirsen bu adresim, bu telefon numaram, bu da adım, kesinlikle beni ara manyak herif! diyor.

    Araç bizi sınır şehrinin içindeki tren garının önüne bırakıyor. Bu Moğol arkadaşla ve kızlarla vedalaştıktan sonra şehrin içinde bir market bulup eksikleri tamamlıyorum. Hemen ilk göze çarpan tüm çocukların HELLO HELLO diyip el sallaması, araçların iki defa kornaya basıp selam vermesi oluyor. İyi. Bu demek oluyor ki misafirperver insanlar. Eksikleri tamamlayıp yola koyuluyorum bu arada saat olmuş öğlen 2, sabah 9'da sınır kapısındaydım. Araç bekleme dışında sorunsuz geçtiğim bir sınır kapısıydı bu. Aslında biraz tedirgin de oldum. Hiç tanımadığın bir adama güvenmek zorundasın. Bisikletin eşyaların Çin tarafındayken sen sınırın öbür tarafında onu bekliyorsun, hani basıp gitse hiçbir halt yiyemezsin. Ulan-batur'a kadar gidip yeni Çin vizesi alıp tekrar geri dönmen lazım, bu arada herifi tekrar bulabileceğin de kesin değil. Neyse ki ben sorunsuz geçtim.

    Eksikleri de tamamladım, hemen yola çıktım. Şehirden 5 km sonra yol önce çakıla dönüyor, 5 km daha gidiyorsun kuma, 5 km daha gidiyorsun yol yok?. Şimdi, tekerlek izleri var da hangisi benim tekerlek izim olacak. Büyük ve en çok kullanılanı seçiyorum. 5km sonra kendimi bir şantiyede buluyorum. Şantiyedeki adamlar çık yandaki ufak izi takip et diyorlar.
    İşte o anda, Gürkan sen bu Ulan-batur'a kaybolmadan var, bir daha hayatın boyunca kaybolmazsın diyorum. Adamın git dediği yola çıkıyorum, birkaç kilometre sonra o yol 3e ayrılıyor, bir 5 km sonra da bir tepenin başına geliyorum, her yerde tekerlek izi var yol sayısı belli değil. Anlaşıldı gps olmadan olmayacak bu iş. Açıyorum gpsi, bir yol izi var da hangisi? Haritadaki yolun olduğu yere geliyorum. Evet tekerlek izleri var. İyi bu diyor ve gpsi kapatıyorum. Neden gpsi kapatıyorsun güneş enerji panelin yok mu diyeceksiniz. Var ama panelin altındaki batarya çalışıyor. Güneş enerji bölümü bozuldu. Bataryayı elektrik ile şarj edip ekstra güç kaynağı olarak kullanıyorum. Ama burası çöl ve ilk bisikleti ile geçecek olan Türk de benim, deneyim yok, mesafeleri bilmiyorum.

    Ahmet Mumcu su konusunda beni çok uyardı. Ve o Moğol çocuk da su bulamayacağımı söyledi. Bisikletin üzerinde tam 19 litre su taşıyorum. Bu bisikletin çantlarının ve lastiklerinin ne kadar güçlü olması gerektiğini siz düşün artık.

    40 km sonra öyle bir noktaya geliyorum ki; hangi yöne baksanız ufuk çizgisini görebiliyorsunuz. Duruyorum. İnanılmaz bir olay. Bu yolculuk boyunca bana hep sorulan bir soru Gürkan korkmuyor musun?. İşte ilk defa o an korkuyorum. Nasıl bir yerdeyim ben? Arkadaşlar bunu nasıl tarif edeyim, nasıl anlatayım bilemiyorum. Rüzgar yok! Rüzgarın sesi yok! Etrafımda herhangi ses çıkaracak araç, insan yok. Kuş sesi, böcek sesi , sinek sesi YOK. YOK.. Sayın aklınıza ne geliyor? SEEESSSS yok. Ben böyle mavi ve bu kadar büyük bir gökyüzü hayatım boyunca görmedim. Bu nasıl bir yer! Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Sessizlik benim o bağrışımı yutuyor. Bir anda yok oluyor ses. Hıım, Gobi buymuş diyorum.

    İyi de ben nereye kamp kuracağım şimdi? Kocaman boş arazi, Gürkan git bir yere kur diyorsunuz da. Kardeşim her yer yol ki burada, herkes kafasına göre takılıyor. Gece votkayı içen bizim çadıra aracı ile dalabilir. Sağa sola bakınıyorum harbiden bir çıkıntı bile yok, alabildiğince düz bir arazi. Tekerlek izlerinin en az geçtiği bir alanı bulup çadırı oraya kuruyorum.

    Gece uyku düzenine geçtim. Cidden çok rahatsız edici bir durum. Dışarıda tek bir ses yok. Hani bu iyi, çadırın yanına biri yaklaşsa hemen duyarsın da ben 150 gündür çadır hayatı yaşıyorum, hiç kendimi bu kadar rahatsız hissetmemiştim. Tek duyduğum ses benim tulumun çıkardığı hışır huşur ses o kadar. Ha, bi de gece yıldız olayından bahsedeyim. Büyük şehirlerde yıldızı pek az görürüz. Genellikle tatil yörelerinde yıldızları seyre dalar sevgili ile arkadaşlarla oturur içkilerimizi yudumlarız yıldızlara bakıp.

    Türkiye'de de yıldız seyredilir. Gobi'de bu yok. Gobi'de galaksinin tamamı var. Tüm yönlere bak her yer dolu. Bizim alışık olduğumuz hayatın ötesinde bir şey bu sessizlik bu büyüklük. En neticede bu gezegene, bu doğaya, bu yaradılışa, bu olağanüstülüğe sadece saygı duyup bu düzenin bir parçası olduğuma şükrediyorum ve uykuya dalıyorum.

    Sabah bir kalkıyorum hava kapanmış, yağmur yağdı yağacak. Çölde kutup ayısı olayı bu işte. Tam yola çıktığımda da yağmur başlıyor. Ama öyle güzel yağıyor ki yağmakla yağmamak arası bir şey. Arkadaşlar bu olayın aynısı Türkmenistan'da Kara-gum çölünde de başıma gelmişti, okuyun aynı şekilde akşama kadar bu yağmur devam ediyor. Ben de böylelikle suyumu az kullanıyorum. Yolda değişen hiç bir şey yok. Akşama doğru bir Moğol çadırı görüyorum. Hemen bisikleti o yöne çeviriyorum. Beni gören 3 köpek koştura koştura üstüme geliyor. Bisikletten iniyorum, hemen ön tarafta taşıdığım kolum kadar bir bahçe hortumunu yerinden çıkartıyorum, ben de köpeklere doğru koşuyorum. Köpekler bakıyor ki bu adamın şakası yok bizi dövecek, hemen geri kaçıyorlar. Yapacak bir şey yok köpek saldırılarına karşı kendimi korumak zorundayım. 3 hafta önce Fransa'dan yola çıkıp Moğolistan Ulan-batur da turlarını bitirecek olan 2 arkadaşa köpek saldırıyor. Bir tanesi dengesini kaybedip bisikletten düşüp kafasından ağır şekilde yaralanıyor. Fransa'dan özel uçaklar falan gelip adamı alıp götürüyorlar. Şimdi durumu iyimiş.

    Moğol aile köpek havlamalarına çadırlarının dışına çıkıyorlar. Merakla beni seyrediyorlar. Yanlarına vardığımda . SAYIN BANU diyorum.. Hahahaha Moğolca selam veya merhaba demek. Mükemmel vücut dili hareketlerimle akşam orada konaklamak istediğimi, çadırımı onların çadırının yanına kurup kuramayacağımı soruyorum. Oo hemen çadırı kur diyorlar. Çadır kurma faslı bittikten sonra bana yemek hazırlanıyor. Biraz da sohbet ediyoruz. Elimde Moğolistan cümle yapıları ve sözleri ile ilgili bir kitap mevcut, çat pat konuşuyorum. En güzel yanı anlamam ve anlaşılabilmem. Çin gibi değil.

    Yemekten sonra adam hayvanları toplamaya gidiyor. Ben de çadırıma geçiyorum. Birkaç saat sonra herif arazideki tüm hayvanları toplayıp bizim çadırların önüne getiriyor. İlginç olan etrafda bir çit veya o sürünün sağa sola dağılmasını önleyecek özel köpekler yok. Sabaha kadar çadırımın arkasında koca sürü geviş getirip aksırıp tıksırıp durdu. Sabah olunca herif iki kışkışladı sürüyü. Sürü de kendi halinde otlanmaya çıktı.

    Sabah kahvaltısında bana kendi hazırladıkları peynirlerden verdiler. Ohhh be! Sonunda peynir yiyebiliyorum dedim. Kendilerinden su istemedim çünkü su bidonlarında aileye yetecek kadar su kaldığını görebiliyordum. Birkaç kare de fotoğraf çektikten sonra tekrar yola koyuldum.

    Hava hem soğuk hem de rüzgar karşıdan çok kuvetli esiyordu. Akşama kadar yaptığım en yüksek hız 15km. : ) Kumda veya çakılda gittiğinizi düşünün, karşıdan da güçlü bir rüzgar estiğini.. Harcadığım eforu anlatamam. Öğlen yemeği için doğanın oluşturduğu küçük bir çukurun içine girip kendime makarna yapıyorum ve sonra da son çikolatamı yiyorum. Çikolata bisküvit bu tarz yolculuklarda stok halinde çantalarda bulunmak zorunda. Zırt pırt yemek molası verip ocak kurup su kaynatacak haliniz yok. Sonra bi de benzin ararsınız çölde.

    Evet Çin malı Kenda lastiğim de bu ağırlığa dayanamayıp sonunda yarıldı. Daha 1000 km bile olmamıştı. Ve yerine Michelen lastiğini takıyorum. Görünürde sağlam. Ne kadar dayanacak görüceğiz. Ön lastiğim Türkiye'den çıktığımdan beri aynı lastik, Rubena Flash. Sanırım bu lastik benle dünya turu bile atar. Lastiğin firması ile görüştüm. Beni Çekeslovakya'ya bekliyorlar. Mümkünse lastiği de onlara göndermemi veya götürmemi. : ) Dedim kusura bakmayın benim İzmir'de bir arkadaşım var Olcay, anı olarak o lastiği istiyor, sizin araştırmalarınıza heba edemem lastiği.

    Akşama kadar rüzgar karşıdan deli gibi esti, yol alamadım. Çadırı kurduğumda gün batıyordu ve ortalık gene sessizliğe bürünüyordu. Deli olacağım. Çıt yok ya inanılır gibi değil. Kocamaaaaaaann alanda pırt yapsam 10 km öteden oha Gürkan diyebilirsiniz, öyle bir sessizlik var.

    Kaç gündür yol alıyorum, sınır şehrini geçtikten sonra iki küçük kasabaya ulaşmam lazımdı ama bu kasabalara ulaşamadan. İlk büyük şehre yani büyük kasabaya 60 km kalmıştı. Çölde o kadar iz var ki, demek benim takip ettiğim izler o köylerin yakınlarından geçmiyor dedim. Kasabaya 30 km kala yol yapımı ile karşılaştım. Taşları döküp üstünden de silindir geçmiş, oh be sonunda buna şükür.

    Haydi bakalım pedalla Gürkan diyorum ve öndeki çantalardan bir tanesinin plastik noktası kırılıyor, haydaaaaaaaaaaa. Türkmenistan'da kancaları güçlendirmiştim. Geri kalanını da demire çevirmek gerek anlaşıldı. Oturdum çantayı tamir etmeye başladım. Küçük bir parça lazım ama bulamıyorum ben de yok, yani elimde kalmamış. Bu arada bir Moğol genç motoru ile gelip yanıma oturuyor. Bana bira ikram ediyor. Haha cebinden kocaman bira çıkartıyor, iç Moğol birası güzeldir diyor. 10 dk sonra beni dürtüp Gürkan arkana bak diyor.. Aaaa iki tane bisikletli geliyor. Len birayı fazla mı kaçırdım? Vay bee oluyorum. Onlar da beni görüyor, yavaşlıyorlar. Ayağa kalkıyorum karşıdan, Waaaaaawww diye bir bağrış geliyor. Ben de koca bir waw patlatıyorum.

    Gelenler Malin ve Magnus adında İsveçli genç bir çift. Bu tarihte burada bisikletli görmeyi hiç beklemiyorlarmış. Ben de aynı şeyi kendilerine söyledim. Bu tarih diyoruz. Çünkü hava artık soğudu, hatta kuzeylerde kar bekleniyor. Benden hemen yol hakkında bilgi alıyorlar. Haritadaki ufak şehirleri göremeyeceklerini, sularının ne kadar olduğunu soruyorum. İki kişinin toplamda 16 litre su taşıdığını öğrendiğimde ilerde bir Moğol çadırı olduğunu, su şansını denemelerini söylüyorum. Malin haritada iki kasaba var diyor. Evet var çölün bir tarafında, ben geldiğim yolda görmedim diyorum. Onlar da bana kendi geldikleri yolu anlatıyorlar. Bu yol yapımı şehir dışına çıktıktan sonra bitiyor, sonrasında kumda gideceğimi söylüyorlar ve Choir şehrine varıncaya kadar 2 küçük kasabadan su alabileceğimi de ekliyorlar. Sainsand'de kaldıkları otelin fotoğrafını gösteriyorlar, şehirde internet cafenin olduğunu da ekliyorlar. Bunlar sevindirici haberler. Malin kuzeyde kar bekleniyor haberin var di mi diye soruyor. Evet diyorum, o zaman sana iyi eğlenceler diyor... Bu arada Magnus beni yanına çağırıyor. Ön lastiğini gösteriyor, Rubena flash! Ben böyle güçlü lastik görmedim diye ekliyor. İsveç'den beri o da aynı lastiği kullanıyormuş, onunkinin de üstünde sayısız yarık var. Enes'cim tek değilim yani. O da arka lastiğini yarmış. Ve bulabildiği iki markadan da şikayetçi. Bunlardan biri Maxssis; bu kadar kötü lastik görmedim diyor. Benim arkadaki Michelen içinse uzun süre seni götürür diyor göreceğiz.

    Uzun bir sohbetden sonra ayrılıyoruz. 30 km yolu karşıdan gelen rüzgardan dolayı gene akşama doğru anca tamamlıyorum. Açlıktan öleceğim ve yorgunum fakat şehre ve otele varmayı başarıyorum. Otel fiyatları uçmuş durumda. 3 otel geziyorum aynı fiyatta. Yapacak bir şey yok kalacağım birinde. Çiftin önerdiği otele gidip orada konaklıyorum. Geceliği 40 dolar. Ben Pekin'de bu kadar para vermemiştim otele, 1 gece bu otelde konaklıyorum.

    Sainsad Moğolistan'daki iyi şehirlerden biri. Bana göre şehirden çok bir kasaba. Fakat bu çölün ortasındaki kasabada mastercard ve visa kullanabiliyorsunuz. Çin'de, Pekin'de kullanamadığım kredi kartımı bu şehirde kullanabiliyorum. Ee bir ülkenin yer altı kaynakları bu kadar fazla olursa Amerika Kanada ne yapar, bu ülkeye zıplar. Ehh master ve visa da onlarla birlikte zıplamış işte. Bu şehirde bir gece dinlenip yoluma devam ediyorum.

    Sabah yola çıkacağım günlerdir esen rüzgar kara bulutları getirmiş ben de nerde kaldılar diye merak ediyordum. Akşam çadırı kurduktan, yemek yedikten sonra bir yağmur başlıyor. Ellerimi açıp yukardakine sağolasın diyorum, biliyorum benle beraber yol aldığını. Yahu bir yağmur yağıyor. Aklıma Türkmenistan'daki sel olayı geliyor. Orada da yağmur yağmış ve sel olmuştu (Ulan-batur'a geldiğimde elçilikte söylüyorlar, burada da sel oluyormuş çölde). Bir anda hasiktir hemen çadırın konumunu hatırlıyorum. Pek su tutacak alan gibi değildi. Sele gerek kalmayacak, yağmur çadırı yırtacak yahu. Nasıl yağıyor! Ben de çadıra dayan koçum o kadar yol geldin benle gözünü seveyim beni yarı yolda bırakma diyorum hahaha. İşte tek başına seyahat etmenin sonuçlarından biri; konuşursunuz böyle arada bir kendi kendinize. 1 saat aralıksız o hızda yağıyor, o bitiyor rüzgar başlıyor. Uyku tulumuna geçmiş yatmışım çadırın direkleri esnemekten benim tulumun üstüne kadar geliyor. Kırıldı kırılacak. Elimle destek verip ben de itekliyorum. Bu nasıl bir çöl arkadaş. 2 saat çadırın içinde önce yağmur sonra rüzgarla savaştıktan sonra her şey biranda duruyor. Ne yağmur, ne rüzgar. Ses yok. Çıt yok ya çıt!!! Gel de çıldırma. Açıyorum fermuarı şöyle bir dışarı bakıyorum. Sanki bir halt görecekmişim gibi süper bir sessizlik var. Geri tuluma dönüp yatıyorum.

    Kuzeye çıktıkça hava ciddi anlamda sertleşmeye başlamıştı. Akşamları saat 5 veya 6'ya kadar pedal çeviriyordum fakat alan düz olduğundan ve delice esen kuzey batı rüzgarından dolayı kamp kuracak yeri cidden çok zor buluyordum. O rüzgarda çadırı kurma işi ayrı bir işkence. Yol yapım çalışmasında kullanılan kum ve çakıl alınan bazı çukurlar buluyorum, rüzgardan etkilenmemek için o çukurların içinde çok defa kamp kurdum.

    Bu arada çöle bir yol yapım çalışması başlamış fakat 10 seneye biter gibi. Asfalt sadece şehirlerde mevcut. Onu da kasabanın her tarafında bulamazsın, belli bir alan. Kasabadan çıktığın anda asfalt falan kalmıyor. Sainsad'den sonra kumun rengi değişiyor ve hatta bitki örtüsü çıkıyor. Kuru bir ot ama her tarafı dikenlerle dolu. Şimdi bi de bu başladı. 2 gün boyunca da dikenlerin arasında yol sürdüm. Akşamları çadırı kurduğumda önce lastiklerde dikenleri çıkartıyordum. Rubena'dan bir gün cımbızla 37 diken çıkardım, 2 patlak. Michelen'den de 22 diken çıkardım, 3 patlak. İki akşam boyunca bu aynı şekilde gitti. Bir gün uyurken altımdaki matın havasının indiğini fark ettim. Şişiriyorum 1 saat sonra iniyor taşların üzerinde uyumaya başlıyorum. Mat patlamış. O minik dikenler çadırın altından patlatmış matı. Ben o patlağı bulamıyorum. Bulamadığım için son 3 gün o şekilde yatıyorum. Bel ağrısı başlıyor.

    Bu arada bisikletin ayaklığı gene kırıldı bu kaçıncı bilmiyorum. Türkiye'ye döndüğümde ilk işim kendime demirden bir ayaklık yaptırmak olacak.

    Bir gün güzel bir lastik izi yakaladım. Kum sert ve bisikleti fazla sarsmıyor. Arkaya bir baktım meşhur Sibirya Ekspresi geliyor hızımı arttırdım. Zaten o trenler de fazla hızlı gidemiyor. Yan yana geldik başladım trenle beraber aynı hızda gitmeye! Evet hadi çöl bir derece, dünyanın en ünlü ekspresi ile kaç kişi bisikleti ile 4 dk boyunca yan yana gitmiştir??? Makinist kornaya basıyor. Tebrik ediyor. El sallıyorum ve yavaşlamaya başlıyorum bu arada birileri kompartmandan fotolarımı çekiyor. Hani yurt dışında birilerinin sitelerinde veya artık bazı insanların albümlerinde yer alacağım kesinleşti. İŞTE BU MANYAK TÜRK, TRENLE YARIŞTI diye. Güzel bir duyguydu, kaç defa yapabilirdim ki, işte bu da anılarıma yerleşti.

    Günlerce kumda ve rüzgara karşı pedal çevirmekten yoruldum. Cidden artık yorgun ve bitkin düşmüştüm. Gpsi açtım. Gobi çölünün haritada çizilmiş bitiş sınırını gördüm. Çok yakınımdaydı. Birkaç km pedalladıktan sonra o alana geldim, bisikletimden indim. Kameranın ayaklığını kurdum ve bir video çektim. Web sayfasında o videonun küçük bir bölümünü zaten seyrettiniz, Gobi’yi bitirdim diye. Aslında o video biraz uzun. Orda kumların üzerinde 1 veya 2 saat yığılıp kalmıştım. Ayşe Yıldız videoyu seyreder seyretmez "GÜRKAN KOLLARINI KALDIRAMIYORSUN, NASIL BIR YORGUNLUKTUR BU!" demişti.. Kum, bozuk zemin ve kuzey batı rüzgarı..... Off hala bitirdiğime inanamıyorum.

    Bu sınırı geçtikten sonra Choir şehrine varıyorsunuz. Şehre daha girer girmez asfalt yolu görüyorsunuz . OHH BEE SONUNDA! diyorum. Choir şehri ile Ulan-batur arasında asfalt yol mevcut. Hatta bu asfalt yol kuzeye, yani Rusya'ya kadar devam ediyor.

    Choir şehrine vardığımda mutlu oluyorum, günlerdir arazideyim. Toz toprak içinde her yanım. Hemen bir otel bulmaya çalışıyorum, buluyorum da ucuzundan ama duş yok diyor. Başka otele gidiyorum onda da duş yok. Choir şehrinde duşlu otel yok arkadaş. Bu nasıl iş lan. Nerde duş alıyor bu insanlar. İngilizce bilen de yok. El kol hareketleri ile gösteriyorum. Anlıyorlar duş istediğimi ama yok yapıyorlar. Daha fazla uğraşmayıp pis halimle odaya girip yatıyorum erkenden.

    Akşam kapı çalıyor, hayırdır diyorum. Bıçağı hazırlayıp uzanabileceğim bir yere koyuyorum. Şehirleri falan görseniz her zaman tedbirli olmanız gerektiğini anlayacaksınız. Kapıdakiler asker olduğunu söylüyor, kapıyı hafif aralayıp bakıyorum. 2 tane üniformalı herif. Kapıyı açınca içeri giriyorlar, eşyalarıma şöyle bir bakıp pasaportum isteniyor. Ardından şehirden ne zaman gideceğimi soruyorlar. Ben de yarın sabah gideceğim, durmayacağım şehirde diyorum. Sonra da arkalarını dönüp gidiyorlar. Len bir hoşgeldin de. Şehirden ne zaman gideceğim.. Eee kovaydın!

    Sabahın 4 buçuğu, hava -6 derece. Hemen bir kahvaltı. Sonra şu asfaltı bir ağlatayım dedim. Gobi çölünde bu kadar süre geçirince hangi saatler arası hava soğuk, hangi saatlerde rüzgar ne yönden esiyor çok iyi biliyorum artık. Beşe doğru yola çıktığımda rüzgar arkamdaydı, 2 saatim var. 2 saat sonra bu rüzgar yön değiştirecek. 20-35-40-55 budur beee! Yol bomboş ve güzel bir asfalt, özlemişim işte bunu. Şu durumda haritaya bakıyorum, 3 gün Ulan-batur diyorum.

    Choir'in hemen dışında herkesin "ölü rus şehri" dedikleri yeri görüyorum. Eskiden Choir şehri Rusya'nın Moğolistan'daki en büyük hava birliğine sahip şehriymiş. Ruslar Moğolistan'dan çekilince burayı da terk etmişler. Dışarıdan birkaç kare poz çektim. Ana giriş kapısında iki Moğol çadırı duruyordu, ben bu alanı daha yakından görmek istediğim için bisikletle ana giriş kapısına 5 km geriden araziye daldım.. Sonra da durdum; ulan şimdi burada mayın falan da olur ha, dur bakim bir tekerlek izi var mı? Hah tekerlek izi de buldum devam. Harbiden de terk edilmiş kocaman bir şehir. Mig hangarları büyük bloklar, marketler alışveriş yerleri. Şehrin içine girmeden geldiğim yoldan geri dönüyorum. Ana kapının oradaki iki Moğol çadırına bakıyorum. Bacalarından dumanlar çıkıyor. İyi de siz burada neyi bekliyorsunuz? : ) Bu şehir terk edilmiş ama şöyle bir terk ediliş: Geri dönebiliriz.

    Zaman geçtikçe rüzgarın yönü de değişiyor. Öğlen olmadan kuzey batı rüzgarı yerini alıyor. Neyse ki artık yol asfalt diyorum, hani kendimi teselli etmeye çalışıyorum. Hava oldu -5 derece. Bu içi polarlı su geçirmez eldivenimin içinde parmaklarım donmaya başlıyor. Parmakları elciklerin arkasına alıyorum ve yumruk şekline getiriyorum. Rüzgar akşama doğru inanılmaz bir şiddetle esmeye başlıyor. Güneş de gidince hava sıcaklığı tahminimce -10'u da geçiyor.

    Kamp atma zamanı geldi. Ama ne bu delice esen rüzgarın önünü kesecek alan var ne de beni kamufle edecek. Bisikletten yandaki minik tepelerin arkasına yürümeye başladım Bu tepelerden birine çıkınca yaklaşık 10 km ilerde bir yerleşim yeri olduğunu fark ettim. Çok yorulmuştum ve aynı zamanda suyum çok azdı. Choir'de su takviyesi yapmadım, nasıl olsa yolda yerleşim yerleri var artık diye ama bu minik kasaba ilk rastladığım yerdi.

    Havanın kararmasına yakın kasabaya varmıştım. Hemen yolun kenarındaki ilk eve gittim. Beton evin kapıları kapalıydı. Arka taraftaki Moğol çadırından çıkan soba dumanını görebiliyordum.. Birkaç defa seslenince bir kadın dışarı çıktı. Yanıma kadar gelip beni iyice süzdü. Ben daha çadır kurmak için yer arıyorum demeden beni içeri davet etti. Çitlerin kapısını açtı ve içeri girdim.

    Diğer çadırdan da bir adam çıktı. Kendilerine teşekkür ettim ve bir alan gösterip oraya çadırımı kurabileceğimi anlatmaya çalıştım. Fakat onlar beni önce çadırlarına misafir ettiler. Vav şu ana kadar gördüğüm en büyük ve içi en güzel döşenmiş çadırdı bu. Yataklardan birinin boş olduğunu, çocuklarının Ulan-batur'da okulda olduklarını söylediler. Bu elimdeki Moğolca minik el kitabı bayağı işe yarıyordu.
    Akşam yemeğinde bana makarnalı etli bir yemek yaptılar. Tabi ben makarna diyorum da kendi elleri ile açtıkları makarna ile ramen arası bir şey bu. Yabancılar bu et yemeklerini sevmiyorlar ama ben bayılıyorum yahu! Çok güzel oluyor bunların tadı.. Et kokusuna bazı insanlar dayanamaz, buram buram et kokuyor. Aslında benim yolculuğum boyunca yemek seçme lüksüm hiç olmadı. Hani bunu yemem diyemiyorum veya içemem olmuyor. Açsan veya susadıysan alternatif de yoksa yiyecek veya içeceksin.

    Bir ara tuvaletimi yapmaya dışarı çıktım. Tabi üstümdeki kıyafetleri değiştirdikten sonra. Aman allahım o nasıl soğuk öyle!!! Bir çok insanın tuvaleti varsa yapmak bile istemez. Sanırım dağcı arkadaşlarım beni bu konuda gayet iyi anlayacaklar. Biraz argo olacak ama arkadaş siz nasıl sıçıyorsunuz dağ başında!? Bu ne yahu! Ulan benzin ocağını mı yaksam yan tarafta tuvaleti yaparken diye yemin ederim düşündüm. Bu bir yetenek işi işte, o rüzgara karşı çömelip boş arazide bir yap bakalım sıçratmadan. Rüzgara kıçını verdin mi ayrı bir sorun, ön tarafı verdin mi ayrı bir sorun. Hahah 7 aydır yoldayım hiç bu kadar zorlanmamıştım bunu yaparken. Neyse tecrübe işte.

    Çadıra geri dönüyorum. Bu arada soba yanmıyor ama bu çadır inanılmaz şekilde sıcak. Ve çadırın tepesinde de koca bir delik var baca sistemi için. Bir başka çadırda içerdeki hava sirkülasyonunu toz ve ışık oyunları sayesinde çok güzel seyretme imkanım olmuştu. Çadırın tavan bölümündeki bu dizayn içerde hava sirkülasyonunun en iyi şekilde olmasını sağlıyor. İçerdeki hava daireler çizerek o delikten dışarı çıkıyor. Dışarıda bulunan kalın bez su geçirmiyor, onun hemen arkasına hayvan yünlerinden oluşan bir duvar örüyorlar. Sonrasında çadırın iskeleti var. İç tarafta ise bu hayvan yünlerinden oluşan duvar iki kat ve üstünü de halı ile kaplıyorlar, bu halılar da özel. İçerde hava sirkülasyonu olurken ısı kaybı bu yünler sayesinde en az düzeyde oluyor, ısıyı tutuyorlar. Bu arada dışarıdaki soğuk içeri zaten girmiyor.

    Girlerin içindeki eşya düzeni de hemen hemen aynı. Bu son misafir olduğum Girde çamaşır makinası ve uydu televizyonu da mevcuttu. Gene yan tarafta aynı tarz bir çadır daha, onda da erzaklarını saklıyorlardı.

    Bu çadırda bir önceki gün kaldığım Choir şehrindeki otelden kendimi daha güvende hissettim ve uzun bir aradan sonra güzel bir uykuya dalmışım.
    Burma (evin hanımı), sabah gene etli bir kahvaltı hazırladı. Oh valla sabah sabah et yemek iyi geldi. Akşamdan bir hesap yapmıştım; bugün iyi pedallarsam akşama Ulan-batur'a varabilirdim. Çadırdan dışarı bir çıktım abowwww kar yağmış! Ama çok ince bir katman oluşturmuş yerde.. Rüzgar da yok, tam zamanıydı işte. Beni misafir ettikleri için aileye teşekkür ettim ve pılımı pırtımı toplayıp hemen yola koyuldum.

    Akşama kadar iyi bir performans sergileyip bitmiş bir vaziyette kendimi şehrin içinde buluyorum. Çölde o kadar sessizlikten sonra Ulan-batur'daki gürültü çekilir gibi değil.

    Gpsi açıp bakıyorum şehrin neresindeyim diye. Oh be sokaklar yollar haritalar gözüküyor, şehir merkezine doğru ilerliyorum. Henüz kimseye bir şey sormadım. Yollar düz olmasına rağmen bisiklete binen kimse yok. Herkes bana bakıyor. Ulan-batur hiç de öyle düşündüğüm gibi bir şehir değil. Ben biraz daha kasaba tarzı küçük bir yer beklerken adam akıllı bir şehir çıkıyor. Şehir merkezine geldiğimde Türk elçiliğinin yerini soruyorum. 4 bina ilerisini gösteriyorlar. Vay be ne şanslıyım.

    Elçiliğin önüne vardığımda tamamdır diyorum yeter, pedallayacak halim kalmıyor. Saat akşam 6 olmuş acaba elçilikte çalışan birileri var mı hala diye de düşünüyorum. Aklıma Umut Bey geliyor. Bu tura çıkmadan önce elçiliklerimizden ilk o bana dönüş yapmıştı. Ülke hakkında bana genel bilgi verip iyi yolculuklar dilemişti. Fakat kendisi görev değişikliğinden dolayı artık burada değildi. Çin'de Turhan bana, Gizem Hanım'ın Umut'un yerine geçtiğini önceden söylemişti. Kapıyı çalıyorum. Türk olduğumu söylüyorum bir adam kapıya geliyor. Adı Celal, Moğol. Bizim polis akademisinde okumuş. Sizden haberimiz vardı, buyurun gelin diyip içeri davet ediyor.
    Gizem Hanım'ın yanına çıkıyorum, kendisi de ordaydı. Oturup bir soluklanıyorum. Tabi Çin'den ayrıldıktan sonra kendilerine hiç haber vermemiştim, telaşlanmışlar. Elçimiz Asım Bey'de çok merak etmiş. Haklılar, mesaj atmalıydım. Oturup biraz sohbet ediyoruz. Ben bu arada idari işlerden Nurullah Bey'le ve Dilek Hanım'la da tanışıyorum. Hikayemi kesik kesik anlattıktan sonra bana bir otel bakıyoruz. Moğolistan'da hırsızlık çok fazla olduğundan kalacağınız yer çok önemli. Beni en ucuz otellerden birine yönlendiriyorlar, ertesi gün görüşmek üzere ayrılıyorum.

    Otele gidiyorum, ücretini soruyorum, cüzdana elimi atıyorum. Gizli gözü açıyorum ana dolarlar yerinde yok! O gözlerden o paraların düşmesinin de imkanı yok. Ben bu cüzdanı, yani belliği sadece 3 defa yanımdan ayırdım, o da Gobi'de çadırlarına misafir olduğum insanlarda. Hani parayı kaybetsem bu kadar üzülmezdim. E bu ailelerden hangisi yaptı şimdi. Çok üzüldüm. Bir bardak soğuk su içtim giden 200 dolara..

    İçerken de Enes'in sözü aklıma geldi: "Gürkan senin de hep tuvalete gittiğinde başına birşeyler geliyor." Harbiden öyle.

    Odaya girer girmez kirlileri çıkartıp poşetliyorum. Bu sefer elde yıkamayacağım, en son ne zaman çamaşır makinasında yıkadım bunları onu bile hatırlamıyorum. Şu matı hemen çıkartıp şişiriyorum, günlerdir bulamadığım o patlak yüzünden hep taşlarda yattım. Uyku tulumunu da çıkartıyorum havalandırmak için. Bu arada kapı çalıyor, açıyorum, resepsiyondaki kız geliyor odanın ısı sistemini çalıştırmak için. Bu arada yatağın üzerindeki mat ve uyku tulumunu görüyor hazır bir vaziyette. "Arazide fazla kaldınız biliyoruz ama bizim yataklarımız rahat, yorganlarımız da sıcak tutar sizi" diyor başlıyorum gülmeye...

    Ulan-batur'da ikinci günümde şöyle ufaktan bisikletimle bir şehir turu atıyorum. Bu şehir düşündüğümden daha iyi çıkıyor. Öncelikle her mağazada rahatlıkla kredi kartınızı kullanabiliyorsunuz. Ben bunu Çin'de yapamamıştım. Ayrıca bir çok yerde karşılaşmadığım, bulamadığım ekipmanları bu şehirde dükkanlarda buldum.
    Gizem ve Nurullah bana Moğolistan'da her türlü konuda çok yardımcı oluyorlar, ikisine de buradan teşekkür ediyorum.

    Üçüncü gün elçimiz Asım Bey ve eşi Güzin hanım, beni yemeğe davet ediyor. Yurt dışında bizi böyle insanların temsil etmesinden inanın çok mutlu oluyorum. Elçilerimizin hepsi birbirinden iyi ve aydın insanlar. Denk geliyoruz, MNG kargonun kurucusu Ahmet Bey de bir iş için Moğolistan'da bulunuyor yemekte kendisi ile de tanışıyorum. Güzel keyifli sohbetler ediyoruz.

    Aynı zamanda 4. Üniversiteler arası boks şampiyonası da burada yapılıyor, bizim gençleri de seyretmeye gidiyorum. Bizim sporcularla tanıştığımda ve nereden gelip nereye gittiğimi söylediğimde aynı soruları defalarca sordular. "Abii sen ne yaptın, biz uçakla zor geldik!" Hepsi birbirinden iyi sporculardı ve hemen hemen hepsi altın madalya kazandı. Türk heyetinin başında Türkiye nin değerli öğretim görevlilerinden Sedefhan Oğuz vardı.

    Asım bey ve eşi Güzin hanım bizleri bir gün Moğolistan'ın en güzel lokantalarından birinde öğlen yemeğine davet ettiler. Saatlerce çok güzel muhabbet ettik. O masada Sedefhan hoca konuşurken bir şey dikkatimi çekti. Ne anlatırsa anlatsın dinlemesi keyifliydi. Aynı benim rahmetli hocam Ünsal Oskay gibi, Anlattığı herşeyden aslında bir ders çıkartıyorsunuz. Meğer ikiside aynı Üniversitede ögretim görevlisi olarak da bulunmuşlar. Ve işte bır kere daha dünyayı küçültüyorum. Sedefhan hoca benim çocukluk arkadaşımın ailesi ile çok yakın arkadaş cıkıyor. Yani 8000 km sonrada bu oluyor ya pes daha ne olsun.

    Gene o hafta içi Rus elçiliğine gittim. Fakat geçtiğim ülkelerden dolayı mıdır nedir, bana vize vermeye pek yanaşmadılar. Ben de elçiliğimize durumu illetim. Asım Bey çok teşekkür ederim, bizzat kendisi ilgilendi. İnşallah önümüzdeki hafta Rusya için vizem çıkmış olacak. Şimdi Rus vizesini beklerken orada bir de Moğol bir kızla tanıştım benle aynı yaşta. Moğolistan'ın eski sanatçılarından birinin kızıymış. Bekleme sırasında muhabbet muhabbeti açınca beni cumartesi günü arkadaşları ile yemeğe davet etti yol anılarımı dinlemek için, tabi zevk duyarım dedim.

    Asım Bey bana bır basın toplantısı ayarladı. 10 kadar basın kuruluşu benim projemi dinleyip haber yapmaya geldi. Küresel ısınmaya karşı Moğolistan ne gibi önlemler alabilir onları dile getirdim. Benden birkaç gün önce de Arjantinli bir bisikletçinin demeç verdiğini öğreniyorum. Kendisine e-mail attım ama bir geri dönüş alamadım, o da Rusya'ya gidecek olmadı yolda yakalarım artık veya o beni yakalar.

    Bir akşam Gizem'le birlikte Almanya'da eğitim almış iki müzisyenin konserine gidiyoruz. Yan flüt ve piano. Muhteşemdi. Gözlerimi kapatıp dinleniyorum salonda.

    Haftasonuda bu elçilikte tanıştığım arkadaşın yanına gidiyorum. O ne! 5 tane kadın birbirinden güzel. Masaya oturuyorum yemekleri sipariş ediyoruz. Hepsi Moğol, benim yaşlarımda, biri hariç hepsinin çocuğu var. Yemekten sonra bir şişe viski açıyorlar, bu arada benim hikayemi dinliyorlar, sonra ben de onlarınkini. Hepsi çalışıyor, kocalarınız nerde diye sorduğumda evde çocuklara bakıyorlar diyorlar. Önümüzdeki sene Türkiye'ye tatile gitmek için de plan yapmışlar. Bu arada ikinci viski açılıyor, ben böyle içen kadınlar görmedim. Sonra da "akşam club'a gidiyoruz, bize katılmak istemez misin?" diye soruyorlar. İstemem mi, gelirim tabi diyip ayaklanıyoruz. Atlıyoruz bir taksiye 6 kişi. Hop adını hatırlamadığım bir club. İçeri bir giriyoruz ki cennet cennet! Mekanı çok güzel yapmışlar, aynen cennet gibi dekorasyonu.... Masamızda önceden ayırtılmış.

    Haydi bakalım hop eller havayaaa derken bir bakıyorum hatunların biri arkamda biri önümde. Diğerleri yanımda. Mıncıklanmaktan hala kıçım ağrıyor. Hikayenin geri kalanı kitaba diyorum..

    İşte Rusya vizesini beklemekteyim.Bunun dışında tüm malzemelerim Hazır. - 30 a kadar ekipmanım dayanır diye tahmin ediyorum.

    Atılım ünüversitesinin bir hafta önce yolladığı kargo da elime ulaştı, bir kaç bayrak ve tshirt den oluşan bu kargonun içinde Gürngörler bisikletten Burak güngörün yolladığı dişli lastiklerde elime ulaşltı. Şimdi herkes sorucak hangi marka diye söyliyeyim rubena. Bu lastikleri Tacikistanda test etmiştim. Gayet iyiler ve hafifler.Atılım üniversitesine ve güngörler bisiklete de teşekkürler

    Facebookdaki fotoğraf albümlerinin hemen arkasından bu yazıyıda siteme koymuş oluyorum. Oh be rahatladım haha!!

    Ek: Bu tuvalet mevzusunu dağcı arkadaşım kardeşim Cihad Özyurt'a Sordum.. Kardeşim dağın başında o soğuk havada allah aşkına siz nasıl sıçıyorsunuz? Verdiği cevap.
    Psikolojini güçlendirmen lazım. hahaha
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 15:03 15 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    Etiketler: moğol çadırı, moğolistan
    02 Ekim 2010 Cumartesi
    Moğolistan
    Yazı olmadığını söylemiştim aslında var fakat henüz bitirmedim. Çünkü yazıtlara gitmedim henüz.. Ama size kısacık bir video seyrettireyim dedim. Moğolistanda pedallamak böyle bir şey işte. ( bu video da ağza bal çalıp kaçar gibi oldu)









    Bu Bisikleti ile Moğolistan'ın Gobi çölünü geçen ilk Türk ün videosudur..

    Gönderen Gurkan Genc zaman: 05:35 16 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    16 Eylül 2010 Perşembe
    Çin'den son yazı ve geç gelen Türkmenistan ve Kara-gum Çölü videosu
    3 Nisan 2010'dan şu güne kadar doğa beni hiç bu kadar zorlamamıştı. Babama 3 günde sınır şehrine varırım dedim, vardım da. Son gün 118 km. kalmıştı, ama ne 118! Ben yola çıktıktan sonra fırtına patladı. Delice yağan bir yağmur, tersten esen rüzgar ve en kötüsü de soğuk hava. Üzerimdeki kıyafetler belli bir damlacık sayısından sonra su geçirmeye başladı. Aldığım yağmurluk rüzgardan üzerimde durmadı. Bayrak direğinin bantları esneme yapıp, direk yerinden çıktı, ki bu ilk defa oluyor. Ne bir ağaç, ne bir ev, ne bir araç, ne insan, kocaman boş bir arazi.. Ulan yanlış yola saptık da çöle mi girdik diye de gps'i açıp birkaç defa kontrol ettim. Son 20 km kala bir köprü bulup altında dinlendim. "Ha gayret ulan son 20!" deyip 10 dk sonra gene pedallamaya başladım. Bu mudur? Budur! Yaparım dediysem yaparım!! Moğolistan'a 4 km, Çin bitmiştir!!!

    Bugün sınır şehrinde 2. günüm yarın sabah Moğolistana gobi çölüne doğru pedallıyorum. Moğolistanda başkent Ulanbatur dışında internet bulabileceğimi sanmıyorum . En geç 15 gün sonra ulanbaturdan tekrar yazarım : )

    Türkmenistan videosunu koymamıştım daha önce. Geç kalan bir Türkmenistan videosu Dünyanın en büyük 3. çölü Kara-gum ve o çölü bisikletle geçen bir ben. Şimdide Gobi çölüne gidiyorum : )


    Gönderen Gurkan Genc zaman: 04:03 11 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

  2. #22
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..

    13 Eylül 2010 Pazartesi
    Çin'den görüntüler ve anılar. İleride özel bir Pekin yazısı gelecek.
    Çin ülkesi bitmiştir. Sırada Moğolistan var!

    Çin de Toplamda:
    47264 kalori yaktım,
    4640 metre tırmanış yapmışım,
    2220 km pedal çevirmişim, : )

    Türkiye'den çıktığımdan beri toplamda 6400 km. pedalladım.

    Burası da Çin, iyi seyirler ve keyifli okumalar.





    Dünyayı bir kere Kırgızistan 'da küçültmüştüm, 100 km ara ile iki kardeşin evinde kalmıştım farkında olmadan. Milyonlarca insanın yaşadığı Pekin'de bir kere daha küçülttüm ama öyle böyle değil. Yazının ilerleyen kısımlarında bu mevzuya geleceğim.

    Yahu nerde kalmıştık. En son bloga bakıp not defterime geri döndüm. Ülke büyük adamın aklını allak bullak ediyor tabi. Çin'den çıktığımda 2220 km pedalladım. Düşünün bu ülkenin dörtte birlik kısmı, belki o kadar bile olmuyor.

    Şimdi bu Luoyang'dan hemen sonra bulunduğum Heinen eyaletinin başkenti sayılan Zhengzhou şehrine geçtim. Arkadaş o nasıl kalabalık şehir. Ne bisiklet yolu ilerliyor ne araç yolu. Şehirde hostel olmadığından otelde konaklamam gerekiyor. Lonely Planet'dan bulduğum otelin İngilizce adresini tabi kimse anlamıyor. İngilizce bilen biri de bulamıyorum her zamanki gibi. Bir markete giriyorum Çinli bir kızdan yardım istiyorum. Beden dilimin ne kadar geliştiğini düşünün. Kıza telefon gösteriyorum, uyku işareti yapıyorum, parasını öğren diyorum ve adresini yaz diyorum. Bunu şu şekilde de anlayabilir: Gece senle beraber uyumak istiyorum, gecelik fiyatın ne kadar yaz. Ama ben bunu istediğim kılıfta çok güzel anlatıp telefonu kendisine verip otel görevlisinden her şeyi öğreniyorum.

    Bazen gülme krizleri geçiriyorum Çinlilerle birlikteyken. Bakın şimdi, Çince'de günaydın demek aynen şöyle: "Davşan haaa" Hahahaha, ulan bu bizim Türkçe'deki "Aman abi tavşan var dikkat et!" gibi bir şey. Ulan her sabah Çin'li birini görüp suratına bunu dedim mi güne çok gülerek başlıyorum güzel oluyor. "DAVVŞAAN HAAA" Hahaha buna benzer birkaç şey daha var. Mesela "DU ŞUAN ÇiYAN". Dur çiyan var gibi bir şey. Kaç para bu demek. Enteresan dil bu. Enteresan yazı diline hiç geçmeyelim. Birkaç tecrübem oldu, bir cümleyi sanırım 5 dkda mı ne yazdım. Ufak ufak şekiller, içinde çizgiler falan, her yönü ile zor dil. Bir Çinli kendi dilini lise sona geldiğinde tam anlamı ile öğreniyormuş. 10 bin sembolden fazla olan bu dilde günlük konuşmada veya yazıda 3000 kadarını kullanıyorlar. Yani 3000 sembolü bilirsen rahatça gazete dergi okursun.

    Bu şehire gelene kadar çoğunlukla yağmurda pedallamıştım ve burada da yağmur yağmaya devam ediyordu. Türkiye'den çıkarken kendime iyi bir bot almamıştım. O bot eksiğimi bu şehirde iyi bir marka ile kapatıyorum, bir de kendime bisikletler için yapılmış özel yağmurluktan alıyorum. Su geçirmez kıyafetlerim var fakat aklıma ilerde geçeceğim soğuk alanlar geliyor bu faydalı olur diye düşünüyorum.

    Bir de bu ülkenin şu düğün olayları çok enteresan. Böyle şehrin en güzel yerlerinde yan yana bir sürü dükkan, hepsinin kapısında gelin damat fotoğrafları. Giriyorsun içeri, pardon önce kuyruğa giriyorsun içeri girmek için sonra sıra sana geldiğinde masaya oturuyorsun, önüne bir katalog koyuyorlar. Yemeğini şehrin hangi lokantasında yiyeceksin, hangi barda arkadaşlarınla eğleneceksin hangi otelde geceleyeceksin. Organizasyon şirketleri gibi ama öyle bizdeki gibi değiller. Her yerde bunlar! Bir de küçükken biz çatapat yakardık uzaklaştıktan sonra o da çatır çutur patlar dururdu. Aha burada bunların büyükleri var. Aileden kim evleniyorsa adetmiş herkes çatapat yakıyor. Bir gün uyurken çadırın içinde yakınımda bunları patlattılar, ulan silahlı çatışma çıktı sandım boku yedik diyorum. Şehrin ortasında bir çuval dolusu bunlardan yakıyorlar böyle bir gürültü olamaz. Ne kadar araba ve motorsiklet varsa zaten hepsinin alarmı çalışıyor bu gürültüden sonra ortam daha da şenleniyor.

    Şehirde tanıştığım Çinli arkadaşıma "Ne kadar çok düğün oluyor yahu bu memlekette." diyorum verdiği cevap: "Sayımız çok ama Amerika bunu hala anlamadı bizle uğraşıyor" oluyor. Hayır mevzuyu siyasetten açsam demek ki neler konuşacak. Hemen başka konuya geçiyorum. Çin Amerika savaşını dinleyemem şimdi umrumda değil. Bu şehirden sonra Pekin'e gitmek için kuzeye yöneleceğim fakat gpsde bu aradaki 700 km yol gözükmüyor.. Ee normal, profosyonel bir harita yüklü değil içinde. Amerikalı Bartın'dan aldığım gps haritası içinde maalesef Çin'in yolları yok, hatta Moğolistan'ın Ulan Batur şehrine kadar o haritayı kullanamayacağım. Gps bilgilerini sıfırlayıp birkaç yeni harita yükledim fakat sürekli eksiklerle karıştım. O kadar çok yol var ki hangi yol nereye gidiyor bilmek zor. Aman neyse gps yol izimi tutsun pusulam da var haritamda, yola devam dedim.

    Sabah kalktım dışarıda bir yağmur yağıyor inanılır gibi değil. Böyle bir sağnak yağışta hiç pedallamamıştım. O sıra Ayşe'nin bir sözü aklıma geldi: "Şeker miyiz yağmurda eriyeceğiz!’’ Yani zaten ıslanma gibi bir durumum da yok üstümdeki ekipmanla. Attım kendimi sokağa, başladım pedallamaya. Arkadaşlar öyle bir yağış vardı ki gözlerimi zor açıyordum. Böyle bir yağışta gittiğim bisiklet yolu tıkandı.. Yahu sanarsınız millet bilerek yağmurda bisiklet kullanıyor. Yahu koca 2 arabalık yolda trafik sıkıştı. Ortada araç falan yok her tarafım bisiklet. HOPPPPPPPP YAVAŞŞŞ ÇANTALARIMA SÜRTÜNMEYİN LAAANN.. Benim kamyoneti bu sıkışıklıkta ve yağmurda sürmek daha zor oluyor.. Şehir planlamacılığı budur arkadaş. Bu yağmur İstanbul veya Ankara'da yağmış olsaydı o araçların hepsi ya sulara gömülmüştü ya da her taraf göl olmuştu. Hani bisiklete binen kimse yok ama bizim ülkemizdeki o yollarda bu yağmurda zaten binemezsin. Len yolun bir yerinde vidanjör mü var diye bakınıyorum, bu yağmur suyu nereye ne çabuk gidiyor. Yolda su birikintisinden eser yok.

    Şehirden uzaklaşıyorum 30 km kadar ve Pekin'e kadar kullanacağım G107 uluslararası yolun tabelasını buluyorum ama yol kapalı, toprak yığmışlar önüne sağına soluna. O yağmurda zaten ne harita okunur ne başka bir şey, hiç uğraşmadım. Kapatmışlar ama ben geçerim. Bisikleti kum tepelerinin üstünden çamura bata çıka geçirdim. Arka tarafında kaymak gibi asfalt. Başladım pedallamaya. 50 km sonra gülmeye. Yahu adamlar sağ tarafında 4 şerit, sol tarafında 4 şerit üstüne de her iki yanda bisiklet yolu olan uluslararası yolun önüne toprak yığıp açmayı unutmuşlar. Hani yolda bir kusur falan olur, ben böyle muhteşem düz bir yol daha görmedim. Yol ışıklandırmaları çok güzel. Hepsinin tepesinde büyük güneş enerji panelleri var. Zaten uluslararası yolların büyük bir çoğunluğu gece aydınlatmalarında güçlendirilmiş bataryalı güneş enerji panelleri kullanıyor. Muhteşem bir uygulama. Ben bu kapalı ama yapılmış yolda tam 112 kilometre boyunca gidiyorum. Ne bir araç geçiyor ne bir insan. Arada bir sağda solda köyler görüyorum. Bazılarında mola veriyorum. Akşama kadar bu yolu kullanarak gideceğim diğer şehre varıyorum.

    Diğer şehre varıyorum dediysem şehrin içine girmiyorum. Gps'den 5 km kadar yaklaştığımı görüp yakındaki bir mısır tarlasının içine kendimi atıyorum kendimi. Yağmur yağıyor fakat otellere verecek param yok. 4 veya 6 kişilik odalarda kalmadığım sürece çok fazla para gittiğinden zorunlu kalmadıkça otellere uğramıyorum, yoksa bu tur bitmez. Bisiklete yaptığım masraflar ve beklenmedik giderler zaten bu tur için hesapladığım miktarın üstüne çıkardı beni. Yapacak bir şey yok, o Japonya'ya varılacak o kadar!!

    Ertesi gün Xi-an'dan yola çıktığımdan beri en az mesafemi yapıyorum 70 km.. Durduğumda yoruldum be yahu dediğimi hatırlıyorum. Nadir de olsa yoruluyorum hahah. Durduğum yer küçük bir kasabanın içiydi, sağa sola bakınıyorum, iyi dinlenmem lazım o yüzden de iyi uyku şart. Sıva yapan bir kadın görüyorum. Evet evet sıva yapıyor. Ya burada bu kadınların her işe el atmalarına hastayım. Amele, otobüs söförü, çöpçü, motor tamircisi daha bir dolu bayanları görmeye alışık olmadığımı işler, helal olsun diyorum. Bir süre seyrediyorum bayağı da iyi sıva yapıyor. Bu sıvasını yaptığı inşaatın birinci katında kalıp kalamayacağımı soruyorum. Çık yukarı kal diyor. Fakat yandaki binayı işaret ediyor.

    Yoldan geçenlerin dikkatini fazla çekmeden hemen bisikleti ve eşyaları yan apartmanın birinci katına taşıyorum. Herşeyi güzelce kurup yemeğimi yedikten sonra da yatıp uyuyorum. Güvende olduğumu bildiğimden çok güzel uyuyorum. Açık arazide kaldığım gecelerde en ufak sese bile uyanıyorum. Bünye bunu nasıl ayarlıyor anlamıyorum. Sabah köpek havlaması ile uyanıyorum. Eşyaları toplayıp aşağıya indiğimde bir kurt köpeği beni karşılıyor.

    Sabahtan beri gelene geçene havlayan bu köpek beni görünce susuyor. Ben giderken de yol verip kenara çekiliyor . Güne gene yağmurla başlıyorum fakat öğlene doğru bu yağmur kesiliyor. Yağmur kesilince de benim üzerimdeki kıyafetlerin bok kokusu burnuma gelmeye başlıyor. Eee günlerdir suların içinde çamurda orda burada gezmekten, normal.

    Öğlene doğru bir tapınakta mola veriyorum. Aslında tapınaklara daha önce de uğramıştım. Yolumun üstünde sıkıştığımda tuvalet yapacak yer de yoksa civarda bu tapınakları kullanıyorum. Ama bu tapınak bir farklıydı.
    Adını bilmiyorum, fotoğrafını çektim adı da orda yazıyor. Tapınaktan içeri girdim bir bayan rahip beni karşıladı. Selamlaştık falan aa bir baktım içerde başka bayan rahipler de var hatta 2 dk sonra bu tapınakta tüm rahiplerin bayan olduğunu anlıyorum. Alla alla tapınağın ismini de çok merak ediyorum. Gel bir Buddha'ya selam ver diyor tabi vermek lazım. İçeri girip selam veriyorum fakat 1 tanesine değil 8 tanesine. Hepsini bana ayrı ayrı gösteriyor. Bu arada ilk defa bir rahip bana nasıl selam verilir onu gösteriyor. Bakıyor ki ben sallamasyon eğilip kalkıyorum. Geçiyor yanıma doğrusunu bana gösteriyor. Bu öğretinin karşılığında bende 10 Türk Lirası değerinde yeun atıyorum sandığa. Ben o yeunu attım ya. Bana 100 yeunluk yemek hazırlıyorlar içerde. Ama önce tuvalete gitmem lazım.

    Şimdi tuvaletin yerini öğrendim ama tuvalete gittiğimde bir durdum. Burada kadın erkek resimleri yok. İki sembol var len hangisi kadın hangisi erkek? Eee baktım hangisi daha çok kullanılıyorsa o kadındır dedim, hangisi olduğunu anladıktan sonra diğerine gittim. Şimdi bu tuvaletler enteresan. Altı tane deliği yan yana koymuşlar arada paravan yok. Arkadaşınla beraber çömelip tuvaletini yapıp aynı zamanda sohbet edebilirsin ve bu yerin tepesi açık. Eh iyi zaten erkek rahip yok ben tek başıma rahat rahat çömelip yaparım dedim ve hemen ardından biri içeri girdi hemen yandaki deliğe çıkarıp işemeye başladı. Yahu o duvara işedikçe oradan seken taneler üstüme sıçrıyor hissediliyor. Tam ıkınıcam yandaki döndü bana. Where are u from (nerelisin) dedi. Ulan günlerdir İngilizce konuşan birini bulmak için bir taraflarımı yırttım. İngilizce konuşan herif beni tuvalette buldu. Tam ıkınırken ben de Türkiye'li olduğumu söyledim. Gezmeye mi geldin diyor. Kardeş iki dakika dur da bir sıçalım daaa hay bu nasıl şanstır . Herifin çocuğu da geldi diğer yanımdaki deliğe işemeye. O da sıçratıyor. Siz misiz yanımda sallandıran. Kestim tuvaleti, ben de kalktım ayağa. Ya öyle bakarsınız töbe töbe… Bu arada yandaki bayan tuvaletinde de icraat var sağlam ses geldi. Yahu arazide yapmak gibisi yok. Tuvaletten çıkıyoruz, adamın hanımı da yan tuvaletten çıktı. Hanımefendi tebrikler o ses sizden mi çıktı? Bu arada ben bisikletle Türkiye'den geldiğimi söyledim hemen hanımına Çince bir şeyler dedi. Kadın önce çığlık attı sonra fotoğraf makinasını kapıp geldi.

    Poz verelim fotoğraf çekilelim, yahu bir dur pis herif elimizi yıkamadık alla alla. Neyse elimi yüzümü yıkayıp poz veriyoruz. Rahipler de benim nerden gelip nereye gittiğimi öğrenince o yemeğin yanına meyvalar ekleniyor haha.. Ben yemekleri ve meyvaları yedikten sonra burada öğlen uykusuna yatmışım.
    Uyandığımda hemen bisikletin yanına gidip hazırlanıp pedallamaya başlıyorum. Sanki bir acelem varmış gibi Pekin'de bekleyen varmış gibi.. Yolun karşısında kasklı çantalı bir ekip geliyor. Ahanda turcular dedim ama Çinli olanlarından.

    Türkiye'nin bir ucundan bir ucuna gidilir artık yani en azından ben rahatlıkla giderim. Ama bu Çin'in bir ucundan öbür ucuna veya şehir şehir gezmeye kalksan zor, kasar. Amcamlar teyzemler toplanmış bisikletle turluyorlar, süper yahu. İngilizce bilen yok her zamanki gibi. Anca tuvalette karşılaşırım ben.

    Pekin'e yaklaştıkça deniz seviyesinden yükseklik de düşmeye devam ediyordu. Ortalma hızım 26-32 km arasında değişip dururken ağaçların arasından biri HEYYYYYYYYYYYYYYY diye seslendi. Genelde her seslenene bakmıyorum ama arkamdan yola birinin çıktığını hissettim. Yavaşladım geriye dönüp baktığımda maske takmış bir adam ve hemen yanında da tur bisikleti. Geri döndüm. Tayland'dan Mike bu amcanın ismi. Amca diyorum kendisi 62 yaşında olup bulunduğumuz noktaya kadar 5280 km pedallamış. Yahu bir normal turcu ile karşılaşamayacağım, herkes deli. : ) Shljazhung şehrine beraber pedallıyoruz.

    Şehirde ucuz otel arıyoruz fakat bulamıyoruz. İkimizin de otelde dinlemeye ihtiyacı var. Ben 152 km geride bırakmışım, amcam da 115 yapmış. Şehirdeki otellerin hemen hemen hepsine uğruyoruz, ya yabancı kabul etmiyorlar ya da çok pahalılar. Tamam diyorum şehir dışına çıkalım ben güzel bir kamp yeri bulacağım diyip pedallamaya başlıyoruz. 10 km de öyle yapıyoruz..

    Gözüme kestirdiğim bir benzin istasyonuna dalıyorum. Benzin istasyonunda çalışan kızlar bizi görünce hemen dışarı çıkıyorlar. Vücut dili ile gece orda kalıp kalamayacağımızı soruyorum. Kızlar önce gülüşüyorlar sonra da kabul ediyorlar. İstasyonun hemen yanındaki ağaçlık alana çadırlarımızı kuruyoruz. Mike daha önce bir çok defa istasyonlarda kamp kurmak istemiş ama hiç izin veren olmamış. Dilden dile fark var amca diyemiyorum ki. : )

    Akşam yemeğinde deneyimlerimizi ve geçtiğimiz ülkeleri anlatıyoruz birbirimize. Sonra da kendisi bana sabah erkenden ayrılabilirsin çünkü ben hem geç kalkıyorum hem de senin kadar hızlı pedallayamıyorum dedi. Pekin'de hangi otelde kalacağımı kendisine söyledim, sabah da erkenden yola koyuldum.

    Amacım o gün Pekin'e varmaktı çünkü ertesi gün 30 ağustos ve ben elçilikte olmak istiyordum. Gün içinde nerdeyse 2 veya 3 defa mola vererek yola devam ettim. Eveeeeeeeeeeeeeeet işte Pekin yazısı, işte Pekin şehrine geldiniz tabelası! Allah'ım bacaklarım inanılmaz ağrıyor, 112 km yapmışım. Tabelanın altına oturdum ve geldiğim yola doğru baktım. Dalmışım; önce Ayşe’yi, Enes’i, Funda’yı ve bana Karadeniz'de eşlik eden arkadaşları gördüm. Gürcistan’a geçtiğimde tepeden Türk toprağına ve bayrağına baktım, Azerbaycan'daki dostlarımı gördüm, Türkmenistan'da çöl aklıma geldi Allah'ım ne sıcaktı, Kavasoğlu ailesi ile yemek, Aykut, Hamit, Polimeks firmasındaki dostlar, Özbekistan'da Nathan yakaladım. Tacikistan; off nasıl geçtim ben o dağı hala inanamıyorum, Benjamin, Nora, Terry, Elana, Choung, Young hepinizi özledim. Diğer tarafa baktığımda yolu görmek için önce gözlerimi silmem gerekti.. Yahu ne sulu göz adam oldum ben de. Fazla mı yoruluyorum nedir..

    Pekin'deyim artık. Pedallamaya tekrar başladım, şehir merkezine ulaşmak için 50 km daha pedalladım evet 50 km! Oteli bulmakta çok zorladım, harita ebadı o kadar berbat ki. Neyse uzun uğraşlar sonunda otelin yerini bana bir çift gösterdi.
    Otelde yer yoktu, 4 kişilik ve 6 kişilik odalar doluydu. 18 kişilik odada kalmak ister misiniz dediler tamam dedim. Pedallayacak halim yoktu. Sonra eski ortağım Onur Demiroğlu'nun Çin'deki dayısını aradım. Abi ben vardım diyorum, yahu neden resepsiyona gelmedin de otele gittin diyor. Nasıl yani? Eee bugün 30 Ağustos davet eden olmadı mı seni elçiliğe diyor. Ben birkaç gün sonra gelirim demiştim Turhan'a (bu arada Turhan elçilik de 3. Katip, benim de Çin'deki yol arkadaşım. Gittiğim her yeri kendisine söylüyordum, her şeye yardım etti süper adam) Zaten ben, değil o resepsiyona, iki adım öteye gidecek hal derman kalmamış. Abi ben gelemem yorgunum yarın görüşürüz diyip yatıyorum.

    Bu arada otele girer girmez çok güzel bir kız dikkatimi çekiyor. Hatta ona bakacağım diye koltuğu görmeyip üstüne devriliyorum sonra da bugün fazla yol aldım diyip geçiştiriyorum. Bayrağı gören bir vatandaş iri kıyım ayağa kalkıp yanıma geliyor. Sen Türkiye'den buraya bu bisikletle geldin diyor. Evet diyorum. Elini açıyor güzelce bir tükürüyor o elin içine, BEN İRLANDA’DAN ERIC, SEN DE GÖRDÜĞÜM EFSANE ADAMLARDAN BİRİSİN diye bağırıyor. Bir filmde seyretmiştim İrlandadılar aynen öyle tokalaşıyorlardı, ben de elime tükürüp teşekkür ediyorum. Bu arada konuşmaları duyan başka insanlar da tebrik ediyorlar. Sanırım fazla yorgunum, çok tepkisiz kalıyorum. Odaya çıkıp hemen uyuyorum. Gece yarısı da horlama sesleri ile uyanıyorum. Ertesi gün ilk işim 4 kişilik odaya geçmek oluyor.

    Sabah erken bisikletimi servise veriyorum. Shimano'nun evladiyelik xt fren ve vites telerini taktırıyorum. İnanır mısınız daha ilk defa fren tellerini değiştiriyorum. Bakımını her 1000 km.de yapıyordum ama artık değiştiriyim dedim çünkü farklı bir iklim, farklı bir coğrafyaya geçiyorum artık. Bakım yaptırırken şunu fark ettim; arka aktarıcının (vites sisteminin) her iki minik çarkı da sizlere ömür. Dişler iğne gibi olmuş. Yeni dişli tabii ki de bulunamadı, al sana hiç beklenmedik bir masraf daha! Hemen yenisi takıldı ama bu sefer Shimano XT shadow. Bir tane de yedek dış lastik aldım Michlein'in. Ayna kolun göbeği söküldü, içi bir güzel temizlendi. Yeni kask alındı. Bisiklet bakımından sonra uyku tulumu -38 derece kadar dayanıklı ve bir tane de yeni mat aldım. Yeni mat aldım çünkü eskisi bozuldu. Yeni aldığım mat biraz da kalın olduğundan askeri mata da ihtiyaç kalmadı (mat uyku tulumunun altına serdiğim, toprakla iletişimimi kesen zımbırtı).

    Şimdi detay detay şunu yaşadım bunu yaşadım demeyeceğim, kitaba kalsın ama birkaç bir şeyden bahsetmek istiyorum. Rostar abi, Edip abi, Can abi, Kamil abi, Mine abla, Turhan, Özlem inanılmaz bir Türk tayfası var Çin'de, muhteşem vakit geçirdim. Beni o kadar güzel ağırladılar ki. Akşam yemekleri sabah kahvaltıları.. Hele bir gün Rostar Abi'de peyaz peynir, sucuk, zeytin yedim bu üçlüyü en son Türkiye'de görmüştüm. : ) Mine abla ilk başta benim oraya trenle veya uçakla geldiğimi sanmış, videoları ve fotoları gösterince diyecek söz yok dedi. : ) Edip abi süper. Çinlilerle Türkçe konuşuyor bol bol da küfür ediyor. Oğulları Bartu Çinli kızların gözdesi. Blog sitesi varmış birkaç tavsiyede bulundum bakalım ne yapacak göreceğim. Turhan ve Özge ve kardeşi bir akşam beni yemeğe davet ettiler, anlat dediler. Tamam her şey komik güzel eğlenceli de ben daha çok azını anlatmıştım, saat gece yarısını geçmişti. Çenem düşmüş biraz. Yani anlayacağınız çok keyifli bir ortam vardı Pekin'de. Bu arada Pekin elçimiz Murat Bey sayesinde de Pekin'deki konaklama ücretim elçilik tarafından ödendi. Kendisine de buradan çok teşekkür ederim. Hatta bir akşam beni yemeğe, elçiliğe davet etti. Rotam konusunda sohbet edip Çin halkı ve ülkesi hakkında daha detaylı bilgiler aldım kendisinden. Ve uçak biletim içinde Gökhan ve Rostar abinin şirketi bana sponsor oldular. Atılım Üniversitesi, Güngörler Bisiklet ve Bisikletliler derneğinden sonra bu da beni destekleyen 4. Firma oldu. Çok teşekkür ederim kendilerine. Firma hakkındaki detaylı bilgiyi bir dahaki yazıda vereceğim.

    Bu arada kaldığım otelde önce Daniella ile tanıştım, hani bakarken bir yerlere çarptığım kız. Arjantinli çıktı. : ) Hani ben size güzelliğinden bahsetmeyeyim bile. Sonra Chili'den Carmin ve Antonyo, biz hep beraber kanka olup akşamları yemeğe gündüzleri de tarihi ve turistlik yerleri gezmeye başladık. Yasak şehir hakkındaki duygu ve düşüncelerimi de kitaba saklıyorum.

    Yazının başında dünyayı küçülttük demiştim o hikayeyi atlamadan geçmeyeyim. Bir akşam gene hep beraber yemek yiyoruz. Benim ne kadar manyak olduğumdan bahsediliyor ben de benden daha manyakları var diyip Kanadalı'dan bahsediyorum adını vermeden. Antonyo "A evet ben de bir Kanadalı ile tanışmıştım bundan 4 sene önce Şili'de sahilde pedallarken görmüştüm, adı Nathan'dı!" demez mi... Hadiiiiiiiiiiiii Ulaaannn. Biraz düşündüm evet Nathan 4 sene önce Bolivya'da olduğunu söylemişti. Ben de aynı kişiden bahsettiğimi söyleyince ikimiz de donup kalıyoruz. Herif şu anda Çin'e girdi dedim. Hala geziyor diyince, Antonyo önündeki içkiden koca bir yudum aldı, "Siz bisikletçiler delisiniz kesinlikle!" dedi. : ) Ve maalesef bu tayfa iki gün sonra dağılıyor. Daniele vedalaşırken tek bir kere öpüp, "Hayatımda tanıdığım en muhteşem ve komik adamsın, o yüzden seni bir kere öpüyorum ikincisini almak için Arjantin'e gelmen lazım." diyor. Arjantin güney yarım kürede Şili'den sonra, ulan dünya turuna mı çevirsem? İşte kadın milletinin gücü, bir öpücük iki cümleyle adamın hayatını alt üst ederler. Ben Moğolistan'a gidiyorum, belki başka bir turda diyorum. : )

    Pekin muhteşem bir şehir, gelip görmek lazım. Anlatacak çok şey var tahmin ediyorsunuz fakat kısa kesiyorum. O kitabı dolu dolu çıkartacağım tahmin ediyorsunuzdur ki, burada bir dolu komik olay yaşadım bazen yukardaki keyif alıyor diyorum hani bu kadar da tesadüf olmaz ki..

    Pekin'den ayrılacağım gün Klasik Oto Yarışı vardı. 1907'den beri yapılan bir yarış. Pekin'den başlıyor Paris'de bitiyor. Ahmet ve Erdal Bey'di, isimlerini belki yanlış hatırlıyor olabilirim. Türk basını ikisinden Çılgın Türkler diye bahsediyor. Yarıştıkları araç 1967 model Anadol. Üzerinde hiçbir değişiklik yapılmamış sadece parçalar kuvvetlendirilmiş o kadar. Bu yarışta onlara sponsor olan firmalardan gelen paraları eğitime harcamışlar. 250 cocuğu ünıversitede burslu okutma imkanı doğmuş. Keşke ben de böyle şeyler yapabilseydim. Kendileri benle tanışınca "Biz de kendimizi çılgın sanıyorduk, senin yanında ne rotadan konuşmak istiyoruz ne de başka bir şeyden." diyorlar. 60 yaşını aşmış bu iki genç delikanlıyı ben kıskanıyorum. Bu iki arkadaş muhteşem bir proje gerçekleştiriyorlar ve bu genç yaşlarında, umarım ben de benzerini ilerde yaparım... Erdal abi durup durup "Gürkan ben hala algılayabilmiş değilim senin oradan buraya bisikletle geldiğini." diyordu. Ben de değilim abi boşver diyorum.
    Yarış sabahı erkenden başlangıç noktasına gidiyoruz. Yabancılar benim nerden gelip nereye doğru gittiğimi duyunca deli oluyorlar. Nasıl ya inanılmaz diyorlar. Teşekkür edip gülümsüyorum sadece. Nathan’ın ne hissettiğini şimdi anlıyorum işte..

    Bu ara parantez açıyorum; Moğolistan vizemi alırken biri yanıma gelip "Bisikletle mi geldin Çin'e" diyor. Ulan üstümde ne forma var ne de bir şey, elçiliğe de bisikletle gitmedim. "Nerden anlıyorsun, evet" diyorum. "Baldır belli ediyor, ben de bisikletçiyim, ikimiz de Moğolistan'a gidiyoruz anlaşılan." diyor. Türk olduğumu da söyleyince, arkanda Türk bayrağı ile gezen bisikletli sensin o halde diyor. Ulan resmen bisikletçi alemine damga vurmuşum diyorum! "He o benim" diyorum "sen nerden biliyorsun?" diye sorduğumda, Xi-an'da tanıştığım Fransız Eric 1 hafta önce buradaymış, benim yolda olduğumu söylemiş. "Evet" diyorum ve soruyorum kendisine: "Sen nerden geliyorsun, ne kadardır geziyorsun?". "9 senedir aralıksız geziyorum" diyor. Sıradaki herkes kafayı döndürüyor. Bu da "Evet evet manyağım ben!" diyor. Hahahah yahu kardeşim bir tane normali denk gelsin, 9 sene mi? Herif Türkiye'den 3 defa geçmiş "Hahaha yahu kaçıncı turunu atıyorsun sen dünya çevresinde?" diyorum "3 bitti sanırım." diyor. Manyak ki ne manyak! Sırada ne kadar hatun varsa heriften gözlerini alamıyorlar, bu da herkese pas veriyor. Vize sırasından çıkar çıkmaz da iki tane Rusla tanışıyoruz. Sonra da muhabbeti yarıda kesip gidiyoruz. "Kaçalım, bunlar hayat kadını." diyor. Hahaha "Para harcamam hiçbir kadın için" lafını da koyup yemeğe gidiyoruz . Kendisi 38 yaşında muhabbetin kalanından sonra bahsederim.

    Ha bi de otelde Türkiye muhabbeti geçiyor. Her zamanki gibi yanlış bilgiler, ben bunları gene düzeltiyorum. Yabancılar bizim doğuya takmış vaziyetdeler. Bir Kanadalı ilk başta beni çok sinirlendiriyor sonra gerçekleri öğrenince çok şaşırıyor. Bunları bilmediğini söylüyor ve özür diliyor ardından da beni Kanada'ya davet ediyor. Bende "Kusura bakma, tarihi olmayan milletleri gezmiyorum ben" diyorum. Hayatımda hiç kimseye bu kadar ağır laf sokmamıştım. Hani küfür etsem çok daha iyidi sanırım. : ) Sonra ikimiz de gülümsüyoruz, o beni anlıyor ben onu.

    Neyse yarış başlıyor ve ben de Moğolistan'a doğru pedallıyorum. İlk gün hemen tırmanışa geçiyorum. Daha önce güzergahı incelemiştim, tırmanış olduğunu biliyordum. En son bu tarz tırmanışları Çin'in batısında, hemen sınırdan sonra yapmıştım. Kamp yeri bulmakta zorlanmıyorum, arazi buna çok müsait. Bu arada dün Enes, "Kaç gün çadırda yattın hesaplayabilir misin?" dedi . Ben de hiç hesaplamamıştım. Şöyle bir baktım, tahimini 140 gün çadırda geçirmişim. O yüzden yatakda pek rahat uyuyamıyorum. : ) İlk gün arazide, ikinci gün boş bir benzin istasyonunda, üçüncü gün de bir kasabın kesimhanesinde. Çünkü arazi çıplaktı ve çadırı nereye kursam araçlar beni görürdü. Adamın da kapalı tek alanı kesimhanesiydi. Koca tezgahın üstünü yıkadı temizledi benim için, ben de çadırı oraya kurdum. Yan tarafta domuz kafaları, organları falan. : ) Komşusu geldi, beni gösterip sen deli misin işareti yaptı. He dedim deliyim! : )
    Bir çok hikayeyi atlaya atlaya gittim fakat daha yolum uzun, hikaye de çok. Ben şu Gobi Çölünü geçeyim, deneyimlerimi ve eksik kalanları yazarım tekrar. Sevgiler saygılar. Moğolistan'da Ulan Batur'a vardığımda tekrar güncellerim.
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 18:18 21 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

  3. #23
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..


    27 Ağustos 2010 Cuma
    Geç gelen Özbekistan görüntüleri
    Çin içinde pedallamaya devam ediyorum. Önümüzdeki ay da aynı şekilde geçecek. Asya kıtasının öbür ucuna varmama sadece 395 km kaldı. Bu arada günlerdir yağmurda pedallıyorum. Taşan nehirler, tıkanan kanallar, bok kokan köyler, çamura bulanmış bisikletim ve ben. Baktım ki bok kokuyorum, tamam insanlıktan çıkmanın alemi yok, otel yolu gözüktü dedim. Eh internete ulaşmışken de kamp yaptığım gecelerde hazırladığım videoları sizlerle paylaşayım. Bu arada yeni yazımı da yazıyorum çok komik olaylar var.

    İyi seyirler.

    Gönderen Gurkan Genc zaman: 04:04 5 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    21 Ağustos 2010 Cumartesi
    Çin'de ikinci ayıma girdim, vizem yenilendi.
    Dinbao şehrine gitmek de pek kolay olmadı. Hava yağmurluydu. Herkesin haberlerde seyrettiği Çin'deki sel olaylarının gerçekleştiği eyalet arkamda kalmıştı. Gerçi oralardan geçmiştim ben ama yağmur bana doğru geliyor o da ayrı bir durum.

    Kaldığım yerde haberleri seyrediyorum. Çin'de İngilizce yayın yapan bir kanal buldum. Bu yağışlardan ötürü Çin'in kaybı ve zararı ciddi boyutlarda. Çarpık yapılaşma dünyanın her yerinde olduğu gibi burada da mevcut. Belki de en büyük çarpık yapılaşma Çin'de. Doğa bunu affetmiyor bedelini de masum insanlar ödüyor.

    Zamanla insan kendi hırslarından arınıp doğa ile birlikte yaşamayı daha iyi öğrenecek, eğer bu dünyada yaşamak istiyorsa…

    Yollar gayet güzel olduğundan akşama kadar 140 km çok rahat alıyorum. Şehre vardığımda kalacak bir otel bakınıyorum. Çamur içindeyim. Bacaklarım, kollarım ve yüzümden çamur akıyor. Görenler önce hayretler içinde bakıp sonra baş parmaklarını yukarı kaldırıp gülümsüyorlar.

    Otel buluyorum, yerleşiyorum, duşumu alıyorum. Tam yatağa uzanıyorum kapı çalıyor. Açıyorum kapıyı ve bana şunu diyorlar: "Kusura bakmayın bizim otelimiz yabancı kabul edemiyormuş buyurun paranız." Eşyalarımı geri topluyorum, bisiklete yerleştiriyorum. Aşağıdakilere "Burada bu kadar insan çalışıyorsunuz, otelinizdeki kurallardan haberiniz yok!" diye bağırıp bir kaçta Türkçe küfür edip dışarı çıkıyorum.

    Sokakta otel aramaktan gene sırılsıklam ve çamur içinde kalıyorum. Neyse bir otel bulup yerleşiyorum. Tesadüf eseri otelde İngilizce bilen gençler de var. Hep birlikte yandaki restorana gidip oturuyoruz. Ben kendimi tanıtıyorum gezgin olduğumu söylüyorum. Çocuklardan biri yüksek sesle Türkiye'den bisikletle geldiğimi söyleyince restorandaki çalışan, yemek yiyen herkes bir anda bana dönüyor. Teker teker yanıma gelip foto çektirmeye başlıyorlar. Fotoğraf çekimlerinden sipariş verdiğim yemek soğuyor. Bu sırada gençler bana yöneltilen soruları inglizceye çeviriyorlar ben de cevaplıyorum.

    Sokağa çıkıyorum. Sokakta da fotoğraf çektiriyorlar. Hemen yandaki otele gideceğim gidemiyorum. Diğer Çinliler soruyor kim lan bu herif diye. Dillerini anlamasam da tahmin edebiliyorum. Çocuklar Türkiye'den bisikleti ile gelen gezgin dediklerinde, Allah sokaktakiler de fotoğraf çektirmeye başlıyor. Şehrin adı Dimbao. Abi gidiyorsunuz esnafa Gu’gaaaaannn diyorsunuz (Çince adım) hepsinin telefonunda fotom mevcut. Söylüyorsunuz bir Ramen ve bira en kıyağını indirimli fiyatta getiriyorlar. Son akşam para almadılar. Ertesi gün yola çıkıyorum diye.

    Mesela bu çocuklardan birinin adı Jim. Beni Sanmexia şehrine davet etti. Bu şehri ben geçecektim ama davet edildiğim için gittim. Gene bu gençlerden birinin ablası Chong, şöyle bir yardımda bulundu: Sim kartım başka eyalete ait olduğu için kontür yükleyemiyordum. Kendi banka hesabından halledip bana yardımcı oldu. Otel görevlileri kıyafetlerimi bedavaya yıkadı. Neden biliyor musunuz çünkü bu insanlar çok az yabancı görmüşler. Kalabalık bir şehir olmasına rağmen gelen yabancı sayısı çok az. Bu şekilde misafirperverliklerini gösteriyorlar.

    Hunga Pass Tower 'ın nerde olduğunu öğreniyorum. Tam benim yolumun üstünde, araçla gitmeye gerek yok oraya kadar bisikletle giderim diyip iki gün kadar bu otelde dinleniyorum. Bu dinlediğim gecelerden birinde inanılmaz bir sesle yataktan kalkıyorum. Bomba patladı sanırım diyip bekliyorum, cama yaklaşmıyorum. Arkasından bir tane daha patlıyor. Duvardaki kolonlarda sesin titreşimini hissedebiliyordum. Bu nasıl bir gök gürültüsü! Arka arkaya bir başladı! Sokakta ne kadar araç motorsiklet varsa hepsinin alarmları çalışmaya başlıyor ve yağmur bir başlıyor ki camı kırıp içeri girecek. Pencereyi açtığımda gökyüzündeki yıldırımları görüyorum. Ulan iyi ki dışarıda kamp atmamışım.. Çadır çamura bulandı mı temizlemesi zahmetli oluyor ondan üşeniyorum yoksa yağmur, yıldırım, kar, fırtına, böcek, kurt artık iplemez durumdayım.

    Ertesi gün yola çıktığımda gene yağmurda pedallıyorum, kaçarı yok. Aslında iyi de oluyor, hava çok sıcaktı bu yağmur iyi geliyor. Karadenizde ilk pedalladığım günler aklıma geliyor. Ayşe, Funda, ben, Enes, üstümüzde yağmurluklar falan. Şimdi halime bakıyorum da ne yağmurluk var ne bir şey. Artık yağmurda kıyafetlerim ayaklarım yüzüm gözüm çamur içinde yol almaya alışıyorum. Bir avantajım da üstümdeki kıyafetlerin hafif ve çok çabuk kuruması böylelikle de hasta olmuyorum.

    Hunga Pass Tower işaretini görüyorum fakat benim yolumun 17 km dışında başka bir yönde çıkıyor. Gidilir mi? Gidilir tabi ki de. Akşama bekleyen ne bir karımız var ne de bir yerlerde birisi bana en güzelinden Türk yemeklerinden oluşan bir sofra hazırlıyor. Böyle fazladan fazladan o kadar çok km yaptım ki. Gezgin dediğin rotasını yoldayken çizermiş. (bunu Nathan demişti)

    Hazır Nathan demişken kendisi benim için önemli bir dost bir yol arkadaşıdır. Çünkü Özbekistan'da bin bir zorlukla kendisine yetişip birlikte pedalladığım ilk yabancıdır. Şu anda Kırgızistan'da Bişkek'de parça bekliyor, bekli de yola çıkmıştır bilmiyorum. Nora ve Benjamin Pekin'e trenle gitmişlerdi, vizelerinin yenilenmesini bekliyorlar. Yenilenir yenilenmez onlar da Xian'a dönüp güneye Vietnam'a doğru yola çıkacaklar. Young ve Choung onlar Xian'dan ayrılıp güneye doğru şu anda pedallamaktalar, umarım durumları iyidir. Selin olduğu yolların yıkıldığı bölgedeler. Gene Terry ve Elena trenle seyahatlerine devam ediyorlar. Çin'in en güneyinde bir yerdeler, vizelerini yeniliyorlar. Alman çift Obi ve Tela Hongkong'a yakın bir yerdeler. Philip Matheuw ve Karen Pekin'e varmışlar. Matheuw soruyor, ne zaman gelirsin diye. O da Moğolistan'a geçiyor. Dinlendikten sonra "Sen pedalla, ben arkandayım. Rusya'da bir yerde yakalarım seni." diyorum, gülüyoruz. Geze geze gidiyorum kardeşim ben. Ama Pekin'den sonra Moğolistan'ın başkenti Ulan Batur'a kadar performans sergilemeyi düşünüyorum. Eeee çöl de öyle geçilir ama di mi.

    Hunga Pass Tower Sanmexia şehrini koruma amacı ile yapılmış ön savunma kalesi. Sanmexia'a 50 km uzaklıkta. Kalenin bulunduğu alandaki gözlem kulelerinden birine çıkıp surun kenarına oturuyorum, ayaklarımı da aşağı sarkıtıyorum. Yağmur şiddetini biraz arttırıyor. Kalenin önündeki o geniş alana sis çökmüş durumda. Gözlerimi kapatıyorum, bu gözlem kulesindeki askerin gözünden yüzlerce yıl önce yapılan o savaşları hayal etmeye çalışıyorum. Yağmurun sesini bir anda savaş çığlıkları, kılıçların sesleri ve at sesleri alıyor zihnimde. Binlerce bayrak görüyorum renk renk. Sonra gözlerimi açıp şimdi kaleyi gezebilirim diyorum. Kale hakkındaki detayları geçiyorum ama büyüleyici ve büyük bir yer. Fakat içerdeki tapınakta yaşadığım ilginç olayı paylaşmak istiyorum:

    İçerideki en büyük tapınağa gidiyorum. Bir tane rahip hemen atlıyor önüme gel gel diyor. Tapınağın içine giriyorum. "Selamın Aleyküm ağalar, nasılsınız?" diyorum. 3-4 rahip de var. Tabi bir halt anlamıyorlar. Arada bir takılıyorum yolumda Türkçe. Bir gün denk gelecek ama inşallah küfür ettiğim sıraya denk gelmez türkçe bilen birine haha.. Buddha'ya selam ver falan diyor, aman verim atlamım üzülür yoksa. Selamı veriyor elime yumruk kadar bir tütsü veriyor o ne lan oluyorum. O tütsü 1 ay yanar arkadaşlar bitmez hahah inanın bana. Sonra gel diyor bir masaya götürüyor. Defter var, bağış veriyor bu Çinliler Buddha'ya selam verdikten sonra. Eeee sonra hoooooopppppppp rahibin cebine o paralar, yemezler aslanlar. Ben Dragon Tapınağı'na gittim gördüm, maşallah bura gıcır gıcır her şey yeni, kıyafetler falan en kıyağından yok öyle yağma. Listeye bakıyorum benden önce selam veren 1800 yeun para vermiş. Bana da işaret yapıyor 600 ver diye, neeeeeeeeeeeeeee.. Surat ifademi gördükten sonra tamam tamam 500 diyor. Ne diyon lan sen diyorum. İngilizce konuşmaya gerek yok zaten anlamıyorlar. Çıkartıyorum cebimden 25 kuruş . Hunga Pass Tower 'ın bu defterine Türkçe ve İngilizce şunu yazıyorum. Para her şeyi bozuyor. 25 kuruşu da sandığa atıp haydiii selametle diyip çıkıyorum.

    Anayola geri dönmek için kullandığım yolda ufak ufak köy sokaklarından geçiyorum, her taraf bok kokuyor yağmurdan dolayı. 30 km o kokunun içinde pedalayınca o kokuya da bir süre sonra alışıyorum. Anayola çıktıktan sonra şöyle bir sağıma soluma bakıp birkaç güzel kare fotoğraf çektip yola çıkıyorum.

    Sanmexia'ya öğleden sonra varıyorum. Şehrin dışındaki çevre yolundaki tır parkında durdum. Çamura bulanmış elimi yüzümü, ayaklarımı yıkadım. Sonrasında Jim'i aradım, yerim söyledim. Taksiye atlayıp yanıma geldi hemen. Beni akşama bekliyormuş erken gelmişim. Dedim sabah kaleye falan da gittim ben. "Taksi ile mi geldin?" diyor. "Yok bisikletle" diyorum, bisikleti inceliyor. "Ee bu normal bisiklet, sen kaçla gidiyorsun yahu!" diyor, "Boşver." diyip konuyu değiştiriyorum.

    Jim'in ailesi benim için şehrin en iyi otelinde yer ayırtmışlar. Oraya gidiyoruz birlikte. Yolda da şunu diyor. "Şehrimize geldiğin için teşekkürler, ben 22 yaşındayım ve ikinci defa bu şehirde bir yabancı görüyorum senin sayende. Ayrıca sen özel birisin, şehrimizde seni konuk etmekten mutlu olacağız." "İlk yabancı kim?" diyorum. Şehirlerine Kenya'dan gelen İngilizce öğretmenleri. Ayrıca ekliyor, çocuklar ondan korkuyormuş. Mutlu oluyorum bu şekilde karşılanmaktan. Fakat şehirde yürüyünce üzerimdeki gözleri fark ediyorum. İki değil dört değil. Yüzlerce göz üzerimde. Kime baksam bana bakıyor. Biraz rahatsız oluyorum, hani ulan açıkta bir şey de yok. Sarı sakal, sarı saç, sarı kaş garip geliyor hepsine.

    Neyse otele yerleşiyoruz, bir süre sonra Jim'in ailesi de geliyor, hep beraber yemeğe gidiyoruz. İçki de alınıyor, özel bir şarap. "Aa şarap severim." diyorum. Masaya geçiliyor. Meşhur Yellow River'ın yanında yemek yiyorum. . İçki çıkartılıyor. Yarım litrelik bir şişe, bu ne oluyorum. Şarap ama özel, alkol seviyesi %52, vuuvv. Jim ve anne içiyor. Mr. WonDuoHan ile birlikte içecez. "Bak ama bu adamı çarpar!" diyor. Du bir tadına bakalım önce. Üzüm tadını alıyorsun ama sert küçük bardaklarda yavaş yavaş içiyorlar, ben de eşlik ediyorum. Bu güzel içkili sofranın yanında önden mezelerimiz geliyor. Aaaaaaaaa böcek! En sevdiğim yemek hahaha. Çin'e girdiğimden beri gördüğüm böcek sonunda soframa geliyor. Hepsi çubukları daldırıyor yemeğe başlıyor. Eee deneyelim bakalım, elimle alıyorum inceliyorum kıç tarafından ısırıyorum. Hmmmmmmmmmmmmmmmmm enteresan bir tadı var, kötü değil ama etli gibi. Bu nasıl bir şey yahu diyip hepsini ağzıma atıyorum, kabuğunu da çıkartıyorum. Fena değil proteğin deposu aslında pedallarken yanımda olsa leblebi niyetine gider, tadı hiçte kötü değil. Ama düşününce, böcek ulan işte başka yemek mi yok da böcek yiyim oluyorsun. Bol bol sohbet ediliyor. Konudan konuya atlıyoruz. Derken içkiler de bitiyor, Mr. Wonduhan cortingen! Yahu hayatı boyunca rakıyı sek içmiş bir adama şeker şurubuna benzer bir şey içirirsen ne olur ki üstelik yarım litre. Hoppp hadi bakalım gidiyoruz diyip kalktık. Beni otelime bıraktılar, bu arada yarın kalmam için de ısrar etiler müzeyi gezmem için.

    Ertesi gün de müze gezisi yapıp Jim'in arkadaşları Wang, Chen, Qi ile tanıştım. Chen orada kalırsam İngilizce öğretmeni olabileceğimi söyledi ve kendisi de bana Çince öğretmeye gönüllü oldu. Gerçi okul o eğitimi zaten veriyormuş. Bir gezgin olduğumu ve yoluma devam etmem gerektiğini söyledim. Akşama kadar şehri gezip muhabbet ettik. Sonra da beni otelime bıraktılar.

    Sabah erkenden vizemi uzatacağım şehre Luoyang'a pedallamaya başladım. Yola çıkış o çıkış! Sanmexia'da bisikletten iniyorum. Sabah saat 8'de yola çıkmıştım, öğlen 14:30'da Luoyang'a varıyorum. Yapılan kilometre: 131. Yoldaki yükseklik: 200 ile 700 metre arasında da değişip durmuştu. Kendimden ürktüm. Hayır Luoyang'da durmasam da yola devam etsem hava kararıncaya kadar çok rahat bir 80 daha yapardım! Bu demek oluyor ki önümüzdeki günlerde veya aylarda 200'ü çok rahat geçerim ben.. Şehirde hemen Lonely Planet'dan bulduğum International Hostel'e gidiyorum. İki kişilik bir yurt alıp odaya yerleşiyorum. İlk gün şehrin merkezinde ufak bir yürüyüş yapıyorum. İkinci gün pasaport işlemleri ve tarihi yer gezilerine bakarım diyorum.

    Bu şehirde Carfeur olması muhteşem! Uzun zamandır yemediğim, tadlarını özlediğim birkaç şey buluyorum. Akşama doğru odaya dönüyorum. Kapalı hava ve nemden bunalmış bir durumdayım. Klimayı açıyorum, soyunuyorum. Oda da yalnızım, soyunmuşum rahatım, mis ohh klima da açık. Öyle gerilmiş rahat rahat otururken kapı bir açılıyor hop içeri sırt çantası ile biri dalıyor! Gezgin dediğin rahatını bozmaz dormitoriler böyle arkadaş. Ben Norveç'den Lin diyor. Ben de Türkiye'den Gürkan dedikten sonra kalkıp giyiniyorum. Waw Türkiye'den bisikletle geldin sanırım diyor. Hayır vücudumdan anlaşılmıyor ama bisiklet oda da duruyordu o sıra. Evet diyorum. Süpersin diyor. Teşekkür ediyorum. Kendisi de sırt çantası ile dolanıyormuş. Akşam yemeğe gidiyoruz birlikte, ertesi gün de Çin ilk Buddha'sı ve en büyük 4. Buddha'sından birini içinde bulunduran Baymaa Temple'a gidiyoruz. Yahu işiniz gücünüz yok muydu kardeşim o zamanlar diyorum.. Manyakça işler yapmışınız, fotolarını çektim sizlerle de paylaşabilirim umarım önümüzdeki günlerde.

    Bu arada ben de yeni vize içinde başvuruda bulunmuştum, o da onaylandı. 1 ay daha Çin'deyim, eh anca biter sanırım. Umarım biter....

    Bu şehirde ilgiç şeylere de tanık oldum: Mesela Pizza Hut'da yerlere tüküre bilirsiniz. Veya alışveriş merkezinin içinde süs bitkisine dönüp işenebiliyor. Rahatlar rahatlar bildiğiniz gibi değil ya. Lokantadan çıktık, anne çocuğunun altındaki kilodu çıkarttırıp kaldırıma sıçtırtıyor. Ohaaaaaaa ulan köpek mi sıçtırıyorsun ki onun bokunu sahibi alıyor, bunlar boku da orada bıraktı ağzımız açık bakakaldık. Bir gün gene yolda yürüyorum adam döndü duvara işemeye başladı. Artık ağzımdan istem dışı çıktı "Oha ulan" dedim herifde döndü baktı Çince bir şeyler dedi ama anlamadım. Kardeş sıkıştım ne yapayım mı dedi ne dedi belli değil. Bekli de s... ulan demiştir bana..

    Neyse bu yazıyı da burada noktalıyorum..

    Portekiz'de bulunan arkadaşım Gül tanıştığı Portekiz'li arkadaşlarına Türk olduğunu söylediğinde "Şu anda yollarda bisikleti ile gezen Türk Görkan var" demişler Türk olduğumu ve adımı bilmeleri süper!

    Tatilde olanlara iyi tatiller, Çalışanlara iyi haftasonları dilerim. Sağlıcakla kalın öperim.
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 02:30 8 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

  4. #24
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..


    18 Ağustos 2010 Çarşamba
    Çin
    Henan eyaletinde Luoyang şehrindeyim. Bu şehirde vizeyi yenilemem gerektiğinden zorunlu olarak bir kaç gün konaklayacağım sonra pedallamaya devam. Koordinatım: N: 34 40 - E: 112 25

    Kırgızistan sınır kapısı ile Çin sınır kapısı arasındaki mesafe 1 kilometre ya var ya yok. Hafif bir rampa çıktıktan sonra kapıyı görüyorsun. Tek bir asker bekliyor. Yanında durup pasaportlarımızı gösteriyoruz. Bu birinci gösterişimiz. Bize ileriyi işaret ediyor. 100 metre gidiyoruz, iki üç baraka.. Bu barakalardan 2 asker koşarak yanımıza geliyor, çince bağırıyorlar. El işaretlerinden durun dediklerini anlıyoruz. Bir iki dakika sonra barakadan iki komutan çıkıyor. Pasaportlarımız alınıyor. Benimkine bakıp "..HMMMM TÜRK" diyorlar. Aha başlıyor eğlence diyorum. İki asker arka tarafa bayrakların olduğu yere gidiyor. Hani bayrağa bakılır geçilir, bunlar bayrağı çekiştiriyorlar. Zaten dikişleri atmaya başlamıştı. Bunlar çekince alt tarafı açıldı. Hemen ellerinden alıyorum türkçe "Çekiştirip durmayın! Bayrak işte neyine bakıyorsunuz!" diyorum. Dediklerimden bir şey anlamıyorlar ama surat ifadem sinirlendiğimi belli ediyor. Elena bana "Gürkan burası Çin ve sen de Türksün, sakin ol." diyor. Bu surat ifadesini anlıyorlar ki çantalarımızın hepsini boşaltmamızı istiyorlar. Hay hay diyoruz. Bunu ilk defa bir sınırda yapıyorum. Teker teker bütün çantalar boşaltılıyor. Bilgisayarları ve fotoğraf makinalarını açmamız isteniyor. Fotoğraf makinamı açıyorum ama ekranı kırık olduğundan bir şey gözükmüyor. Komutan soruyor nerde fotolar diyor ? Len ekran kırık gözükmüyor diyorum. İngilizce anlayan yok. Hani belki Kırgızca bilen çıkar diye düşünüp Türkçe Kırgız karışık konuşuyorum yok o da çıkmıyor. Anaaa, tutturdu içindeki fotolara bakacak! Bu arada diğer komutan Terry'nin fotoğraf makinasına ve bilgisayarına bakıyor. Benim fotoğraf makinasını elinden aldım. Yere düştüğünü ve kırıldığını sessiz film şeklinde anlattım ve anladı. Vizenin üstüne bir işaret koyup aşağı gidin dediler. Len pul nerde? Aşağı gidin diye işaret ediyorlar, ee gidelim bakalım.

    2 km sonra bildiğin bir kale görüyoruz. İki dağın arasına kurmuşlar bu kaleyi. Uzaktan görünce aha Çin'e şimdi geldik dedim. Orada bir görevli bizi gördü, durdurup pasaportlar dedi. Baktıktan sonra kendisini takip etmemizi dile getirdi. Bu arada bu üçüncü pasaport kontrolüydü. Ardından binanın içine girdik. Orada pasaportlarımız gene alındı. Her sınır kapısında olduğu gibi nerden geldik nereye gidiyoruz kağıtları önümüze kondu. Bir gün bir tanesine ''Haydan geldik hu’ya gidiyoruz selametle'' diye yazıp vereceğim artık. Bu işlemi de yaptıktan sonra bir sonraki yeri işaret ettiler. Havalimanlarındaki gibi kırmızı çizgide dur, pasaportunu ver. Bu adama da verdik pasaportu. Dördüncü oldu bu. Türksün demek evet Türküm dedim. İngilizcesi gayet iyi bir asker. Çin'de nerelere gideceğimi sordu, ben de durumumu anlattım ve tahmini nerelere gideceğimi söyledim. "Urumçi'ye gideceksin yani?" "Evet gideceğim." Rabia adında birini duyup duymadığımı sordu. "O kim?" dedim. Cidden de bilmiyordum ama öğrendim. Fakat o kim sorusuna "Dalaylama gibi terörist biri" dedi. Çin'e gezi amacı ile geldiğimi, işlemlerim bittiyse pasaportumu alabilir miyim diye sordum. Pasaportu aldım, tam gideceğim bisikletin üzerindeki tüm eşyaları x-ray'e koymam söylendi. "Ama bakılmıştı hepsine!" dedim. Bir de burada bakacağız dediler. Ve pasaportum gene alındı. Beş etti. X-ray'den geçtik, tam kapıdan dışarı çıkacağız bu sefer de kapıdaki asker görmek istedi pasaportu. Ulan ne ülkeymiş kardeşim. Pasaport eskidi len aç kapa aç kapa. Yol boyunca o kadar açılıp kapanmadı o pasaport!

    Sonunda ülkeye girmeyi başardık. Herkes birbirini tebrik etti. Şaka gibi, bisiklet ile Çin'e geldim. Kendi kendime gülüp "Ulan Gürkan iyi cesaret!" dedim. Hazır buralara geldik bir tapınak bulup aydınlanırız artık diyorum bizimkilere. Gülerek yola başlıyoruz.

    Hedefimiz Kasghar. Haritadan baktığımız kadarı ile önümüzde hala 3000 metre ve 2800 olmak üzere iki geçiş noktası var. Bunları geçtikten sonra Kasghar'a kadar iniş. Kasghar'ın deniz seviyesinden yüksekliği 400 metre falan. Bir yerlerde deli bir iniş yapacağız ama nerde onun merakı içindeyiz. Hedefimiz 3 günde Kasghar'a varmak. Toplamda 250 km yapmamız lazım.

    Yolda bir küçük kasabada öğlen yemeği için duruyoruz. İşte bu diyorum ya, restoranın yanında sebze meyve satan bir yer, ne ararsan var . Offff özlemişiz hepimiz! Tacikistan ve Kırgızistan boyunca meyve sebzeye hasret kalmıştık. Bir öğlen yemeği yemişiz; hayatımda yediğim en güzel öğlen yemeğiydi. Tacikistan'ın başkenti Duşanbe'de Türk lokantası Merve'den sonra ilk defa karnım şişiyor. Bir aydan fazla olmuştu böyle yememiştim.

    Asfaltda gitmenin mutluluğu içindeyiz fakat ilk iki gün sürekli bir inip bir tırmandığımızdan gene bayağı bir ter attık. Kasghar'dan önce Uluqat adında bir şehirde duruyoruz. Aslında Terry şehre yaklaşmadan kamp atalım diyordu. Ben de bu yolun şehrin dışından geçtiğini belirttim (gps ayrı bir olay canım) ve şehri geçtikten sonra kamp atalım dedim. Elena da bana katılınca yola devam ediyoruz ama yağmur başlıyor. Mecburen şehre yöneliyoruz. Madem şehre girdik bir otel bakınalım oluyor herkes. Hemen şehrin girişindeki otele uğruyoruz. Oda fiyatını soruyoruz 100 yen diyor, pahalı bir fiyat (6.7 yen 1 dolar ediyor). Neyse tamam diyoruz ama dolar vereceğiz diyoruz ve hemen birileri polisi arıyor, 2 dk sonra da polis geliyor. Ne oldu? "Dolar bozduramazsınız böyle yerlerde" deniyor. İyi de polis niye geldi? "Beni takip edin, sizi başka otele götüreceğiz" deniyor. Orda daha bir çok olay yaşanıyor. Biz sonunda polislerin kalmamızı istedikleri otelde kalıyoruz.

    Çin'deki bu ilk şehrimizde hemen sokağa atıyoruz kendimizi. Hareketli ama fazla kalabalık olmayan bir şehir. Açız, sokaktaki seyyar satıcıların teker teker ne sattıklarına bakıyoruz. Ulan hiç bir şey anlamıyoruz! Bu ne, o ne, bu nasıl bir şey derken bir satıcının önüne geliyorum. Elena diyor "Aaa kuzu kafası!" Terry ve ben "Yok Elena o köpek kafası" diyoruz. Ulan bu herifler insan değil diyorum. Köpek yenir mi yaaaa! Hemen uzaklaşıyoruz oradan.

    Yemeğimizi yedikten sonra otele dönüyoruz. Otelin karşısında bir yer görüyorum ben. Yazılar Çince ama alengirli ışıklar olunca dikkatimi çekiyor oraya gidiyorum . Aboww masaj salonu! Len aylardır arayıp da bulamadığım yer. Hemen içeri dalıyorum. İngilizce konuşan kimse yok. Önemli değil resimler var neyi istediğimi söylerim.. Elena ve Terry'e "Ben buradayım, vücudumu servise sokuyorum." diyorum.

    Şimdi bu masaj salonu olayı bizim Türkiye'dekilerle aynı. : ) Fakat artı yanları var. Önce ayak masajı yapılıyor, yapan kişi işin üstadı olmuş. 45 dk boyunca masaj yapılıyor, o bana yeter diyorum zaten kendimden geçtim bittim. Sonra bacaklara geçiliyor. Len 5 aydır o bacaklar var ya böyle bir bakıma hasretti! Of of nasıl iyi geliyor! 30 dk sonrasında sırtıma geçiyor. Sırt inanılmaz sorunluydu sol omzumda uzun süreli pedallamalarda ağrı başlıyordu. Güzel bir sırt masajından sonra Çin usulü bardak çekme yapıldı of offfffff!!! Bunların hepsinden sonra da bizim bildiğimiz Türk usulü masaj yapıldı. 3 saatten fazla süren bu olay için toplamda 100 yen verdim. 25 TL etmiyor. Ne ağrı kaldı ne sızı. Bir 5000 km daha çok rahat yaparım diyorum.

    Ertesi gün hafif bir rampa çıktıktan sonra o dediğimiz iniş olayına geçiyoruz. -%1 veya -%2 eğimle Kasghar'a kadar varıyoruz. Şehre yaklaştıkça trafik bizi rahatsız etmeye başlıyor. Aylardır dağ başında gezmekten unutmuşuz araçları şehir trafiğini. Şehrin merkezine girdiğimizde ise tam bir kabus. Nasıl kalabalık. Nasıl bir insan seli bu. Ben Türkiye'den çıktığımdan beri bu kadar kalabalık trafik ve insan görmemiştim.

    Çin'de araba, motorsiklet veya bisiklet kullanıyorsan tek bir kural var. Herkes önündeki araçtan sorumlu. Sağa sola bakmak, ışıklara bakmak, yolda beyaz çizgi var mı yok mu, aracın aynalarını kullanıp arkaya bakmak falan yok. Yavaş gideceksin ve önündekine çarpmayacaksın, kural bu. Ve sürekli bir elin kornada olacak. Bisikletlerin bile havalı kornaları var burada. O kornaya sürekli basıyorlar. Önünde adam olsun olmasın. Çekilin ben geliyorum kaçıl kaçıl. O kornanın anlamı bu işte.

    Kashgar'ın içinde Kasghar Old City Town isimli oteli uzun uğraşlar sonunda buluyoruz. Mekana bakmak için içeri giriyorum. Dışarıdan bir şeye benzeyemeyen yapının içine girince etkileniyorsun. Bina 2 kattan oluşuyor. Ortasında geniş bir bahçe, bütün odaların kapısı bu bahçeye bakıyor. Alt kattaki odaların kapı önlerinde verandalar var. Tüm gezginler oralara serilmiş sohbet halindeler. Ortadaki geniş bahçede bisikletleri görüyorum, tanıdık bisiklet var mı diye bakıyorum. Eveeeeeeeet Benjamin ve Nora nın bisikleti burada!! Hemen bağırıyorum binanın içinde, "BEEEENNNNNNN, NORAAAAAAA!!!" Çok geçmeden odanın birinden "GÜRKAAAAAAAAAANNNNNNNN!!" diye bağırıyor Nora. Benjamin ve Nora dışarı çıkıyorlar koşarak ve birbirimize sarılıyoruz. Özlemişim ikisini de. Arkamdan Terry ve Elena da geliyor. Çığlık kıyamet bütün gezginler bize bakıyor.

    İşte Lonely Planet'ın güzel olayı.. Bütün gezginleri aynı yerde toplamayı başarıyorlar. Otele yerleşiyoruz. Sonrasında da bolca muhabbet ve akşam yemeği.

    Tacikistan'dan beri binbir zorlukla bu şehre kadar dayanan bisikletimi burada bakıma alıyorum. Giant firmasının büyük bir şubesini bulup arka cantdaki tel sayısını 36'ya çıkartıp yeni cant ve yeni orta göbek alıyorum (Shimano XT). Türkiye'deki seyahatlerimde de kullandığım arka dişlilerin değişme vakti de Tacikistan'dan sonra şart oldu. Onu Shimano'nun yeni çıkardığı SLX dişlileri ile değiştiriyorum. İki tane yeni dış lastik arıyorum, aradığımı bulamıyorum fakat sağlam iki dış lastik alıp birini hemen arka lastikle değiştiriyorum. Ön lastiğim batı Karadeniz turunda, gpa 3 de Doğu Karadeniz turunda ve benim Ankara'da şehir içinde de kullandığım ve hala da kullanmaya devam ettiğim Rubena 10 bin kilometreyi geçmiş durumda. Sadece 2 defa patladı ve bir iki noktasında yarıklar görmeme rağmen hala taş gibi. Arkada taşıdığım yükün nerdeyse aynısı önde de var onu söyliyeyim. Shwalve mi Rubena mi derseniz ben Rubena diyorum çünkü Tacikistan'da yarılan bir Shwalve gördüm ki, o da 10 bin kilometreyi devirmişti. Bir de Condinental gördüm. Çek yapımı Rubena ile yola devam. Bu bakımlardan sonra bisikletime tekrar bindiğimde kendimi daha güvende hissettim.

    Çin'in bu bölgesinde de bir Kurtlar Vadisi manyaklığı mevcut. Arkada Türk bayrağını gören
    "POOLAAAAAAATT, Hoooooooooppppppppp" ,"Mimaatiii heyyyy" diye bağırıyor. Mimati ne len demiştim ilk duyduğumda, bazı harfleri söyleyemiyorlar.. Mesela Çince adım: 'Gu’gaaann' son bölümdeki ‘a’ lar uzatılarak söyleniyor. R ve F'yi söyleyemiyorlar. Yani Beyazıt’ın üzülmesine gerek yok, dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu R'yi söylemiyor. Bu da şu demek oluyor sorun ‘R’ yi söyleyenlerde akadaş. Ben de bundan sonaa ki yazılaımm da kullanmayacağım. :P

    Kaşhgar'daki eski şehir olayı süper. En kısa zamanda imkanınız olursa gidin görün. Gidin görün diyorum çünkü hükümet her yeri yıkıyor ve yeni binalar kuruyor. Sadece bu bölgede yıkım yapıyorlar sanmayın, kendi kültürlerinin bulunduğu eski şehirleri de yıkıyorlar. O nu da Xi-an'da gördüm.

    Çeşit çeşit yemekte yeseniz çoğunluğunda aşırı baharat kullanıyorlar. Ayrıca bu yemeklerin çoğunluğu acı. Yemesi güzel de sıkıntıyı sonrasında yaşıyoruz hepimiz. Ulan bağsur olmadan ülkeden çıkıp gitsek çok güzel olacak.

    5 gün bu şehirde kaldım, daha bir çok anım var. Bu süre zarfında rotamı tekrar gözden geçiriyorum ve imkansızı başarmaya çalıştığımı anlıyorum.

    Çin'in batısından Pekin şehrine toplamda 6000 km.den fazla yol var (geze geze gidildiği için). Bir kere vizem bunun için yetersiz kaldı, ki 6000 km pedallamak nerden baksanız 4-5 ay. Ayrıca Moğolistan'ın başkenti Ulan-Batur'dan Rusya'nın Viladivoslok şehri de 4000 km... Çin'i bisiklet ile kuzeyden geçmek zor. Bisikletli gezginler genellikle güneyi tercih edip Çin içinde bir kere vize uzatmaya gidiyorlar, sonra da Hongkong'a uğrayıp oradan yeni Çin vizesi alıp ülkeye bir daha giriyorlar. Sonra bir daha ülke içinde vize uzatarak 4 aya kadar ulaşıyor ama bu güney yolunu tercih edersen. Kuzeyden gittin mi böyle bir şansın yok. O yüzden Benjamin, Nora, Terry, Elena ve ben Xi-an'a kadar tren ile gitmeye karar veriyoruz. Choung ve Young da Xi-an'a kadar pedallayıp sonrasında tren kullanmaya karar veriyorlar ki bunu başaramamışlar, hava koşulları yarı yolda önce kamyona sonra da trene binmelerine sebep olmuş. Onlar da biz Xian'dan ayrıldıktan 4 gün sonra oraya ulaşıyorlar.

    Önce bisikletlerimizi Urumçi'ye yolluyoruz, sonra biz Urumçi'ye varıyoruz. Aynı gün içinde bisikletleri alıp Xi-an'a yolluyoruz ve aynı akşam da biz Xi-an'a doğru yola çıkıyoruz. Bu tren yolculuğu toplamda 3000 km.den fazla, yaklaşık olarak 5 günümüzü alıyor.

    Xi-an eski Çin imparatorluğunun başkenti. Kale surlarını yıkmayıp restore etmişler ve yeni şehrin en güzel bölümünü bu surların içine kurmuşlar. Dünyanın en iyi üçüncü hosteli seçilen adını şimdi hatırlamadığım ama gidecek olursa üşenmeyip bulacağım yerde odalarımıza yerleşiyoruz. 9 liraya kalıyorum böyle bir yerde.

    Xi-an şehrinde herkes 5 gün kalalım diyor. Hem gezilecek tarihi turistlik yer çok hem de hepimiz biraz bilindik yemekler yemeyi özlemişiz. Bu şehirde Pizza Hut, McDonald's ve KFC bulunuyor.

    Xi-an'a gelen her turist gibi ben de Terracota Warriors'ları ziyarete gittim. İnanılır gibi değil. Dünyanın 8 harikasından biri olarak kabul edilen bu taştan askerlerin büyüklüğünü ve sayısını görünce şok oluyorsunuz. Nasıl bir psikopatlık ve inanış. Her bir taştan askerin ağırlığı 347 kg ve 1970'den beri arkeolojik kazılar hala devam ediyor. Hala toprak altında olan gördüğümüz kadar asker var.
    Bu alanı tarlasından su çıkartırken keşfeden amca da ordaydı. Tabi artık bir çifçi değil. Amcam köşeyi dönmüş. Bu alan içinde böyle kocaman bir villası, villanın içinde bir çok küçük dükkan.. Amcam oturmuş orada gelen turistlere yeni çıkan kitabını imzalıyor. Aynı zamanda dükkanların kirasını topluyor. Günde 80 bin turist bu alana giriş yapıyormuş, hafta sonları 100 binden fazla. Sustuk kaldık öyle.

    Ayrıca şehrin içinde bir çok noktada tarihi alanlar görmek mümkün. Anlamadığım bir nokta da eski binaları yıkıp yenilerini yapmaları. Eski derken, bu Çin mimarisini çok güzel gösteren binaları adamlar yıkıyor yerlerine gökdelen koyuyorlar. Birkaç eski bina gördük, onların da yıkılacağı söylendi. Hayır yenilense bence görüntü olarak çok daha güzel gözükecek şehir.

    5 gün bu şehirde yedik içtik gezdik ve çok güzel dinlendik. Aslında anlatacak çok konu var da bazı güzel hikayeleri kitaba saklıyorum. Ha bir de şundan bahsedeyim. Bu heriflerin nüfusu şundan kalabalık: Sabah saat 5'de tüm parklar dolu. Evet evet sabah 5'de. Bizim ülkemizdeki gibi bu alanları çekirdek çıtlama veya çayıra bayıra yayılma yeri olarak kullanmıyor bu herifler. Cümbür cemaat 7'den 70'e herkes bu parklarda. Parkların her bir köşesinde farklı müzikler çalıyor. Bir grup taiçi yapıyor, bir başka grup ellerinde yelpazeler farklı bir dans yapıyor, başka bir grup ellerinde kılıçlar kata yapıyor, çocuklar paten dersi alıyor.. Bazı amcalar yazı tekniklerini geliştirmek için su ve kocaman fırçalarla yerlere semboller çiziyorlar, başka bir köşede vals ve tango yapılıyor, diğer bir uçta begminthon oynayan teyzeler, yahu daha neler var! Bu sadece bir parkta değil tüm parklar böyle. Ben de sabahları onlara katılıp Taichi yaptım. Yanımdaki amca ve teyze benim yapamadığım hareketleri yapıyorlardı, nasıl bir güç nasıl bir esneklik o yaşta.. Ee normal; bu adamların ecelleri ile ölmeleri zaman alır.

    Neyse, Elena ve Terry bisikletlerini Xi-an'da bu hostelde bırakıp, sırt çantalarını alıp Çin'i trenle gezmeye karar veriyor. Tacikistan'dan sonra bisikletten biraz uzaklaşmak istediklerini, fazlası ile yorulduklarını söylüyorlar. Önce güney Çin'i sonra da kuzey Çin'i trenle gezip görülecek yerlere gidecekler. Sonra Xi-an'a dönüp bisikletlerini alıp gene trenle Güney Kore'ye gitmeyi planlıyorlar. Nora ve Benjamin'de bisikletlerini burada bırakıp Pekin ve Şangay'a trenle gidip sonrasında geri dönüp güney Çin'e pedallamayı, oradan da Vietnam, Malezya'ya doğru gitmeyi planlıyorlar. Bendeniz ise Xi-an'dan bisikletimle önce Pekin'e gitmeyi düşünüyorum. Bisikletimi orada bırakıp trenle Şangay'a gideceğim. Sonrasında Pekin'e geri dönüp kuzeye pedallayacağım. Yani kısacası yol arkadaşlığımız yaklaşık 1.5 aydan sonra bu grupla bitiyor ve herkes kendi yoluna gidiyor. Ayrılırken biraz burukluk oluyor ama kimse vedalaşma sözleri kullanmıyor. "Asya'da bir yerde görüşürüz, o zamana kadar pedallamaya devam!" herkes bunu diyor birbirine. Çünkü hepimiz aylar sonra bile gene Asya'da pedallıyor olacağız ve karşılaşacağımızdan eminiz..

    Bizler bisikletlerimizle ülkeleri yolları birbirine o kadar yaklaştırdık ki o yüzden dostluğumuz, yol arkadaşlığımız artık ebedi. Nerdesin? Şuradayım. Aaaa 600 km yakınındayım bekleyin 5 günde yanınızdayım diyebiliriz.

    Sabah yola çıktığımda içimde bir burukluk oluyor, sanki eksik kalıyorum. Alışmışım Terry ve Elena ile yol almaya. İpodumu takıyorum, gps açıyorum ve hızla şehrin içinden çıkıyorum. Xi-an için kendime yeni rotamı çıkarmıştım. Ortalama günde 60 veya 80 km yapsam köyden köye geçebiliyordum. Fakat uzun süredir tek başıma yol almadığım için performansım ne boyutlarda hiç bilmiyordum. İlk durmam gereken şehre geldiğimde daha saat öğlen olmamıştı. Eh ikinci şehre gidiyim, hem orada ejderha tapınağı da var bir gün kazanmış olurum dedim.

    Hua Shan'a vardım. Şehrin içine girmedim, çevresinden dolandıktan sonra bu tapınağa yakın bir yerlerde konaklayacak yer aradım. Çat pat Çince öğrendiğim kelimelerle otelin nerde olduğunu soruyorum veya çadır kurabileceğim bir alan olup olmadığını. Biraz düşünüyorlar otel yok diyorlar. Bir kadın ailesinin kaldığı yere beni davet ediyor ama evin kızı çıkıyor "Otel var var!" diyip beni eski bir sokağın ara yollarına sokuyor. Beraber yürüyoruz güzel bir binaya geliyorum. İçeri giriyoruz geniş bir veranda, içerdekilere sesleniyor, iki tane kadın çıkıyor. Bir tanesi mini etekli, bir tanesi şortlu yüzler boyalı. Taş gibi kadınlar valla, gördüğümü anlatıyorum. Neyse oda olup olmadığını soruyor, var cevabını aldıktan sonra beni odaya çıkartıyorlar. Bu arada bir kapının yanından geçerken aynı modelde başka bir kadın bir odadan çıkıyor içerde de herifleri görüyorum. "Hadiiiiiiiiii canımmmmmmmmmm!! Gene mi genelev?" Ulan Çin'e geldik halaaaaa kerhanelere denk geliyorum konaklamak için, enteresan bir durum. Neyse odayı gösteriyor gayet güzel. Klimalı, tvli. Önce odanın fiyatını söylüyor, sonra da kendi fiyatını. Ben sadece odayı almak istediğimi yatıp uyumak istediğimi söylüyorum. Tamam diyip gidiyor.

    Ertesi sabah tapınağa gitmek için erkenden kalkıyorum. Oteldeki kızlara bir taksiye ihtiyacım olduğunu ve dağın tepesindeki manastıra gitmek istediğimi söylediğimde hepsinin gözleri açılıyor.. Sessiz film şeklinde anlatıyorum bunları. Ulan demek ki gayet iyi yer diyorum bu kadar şaşırdıklarına göre. Bana bir taksi çağırıyorlar ben de oraya doğru yollanıyorum.

    Mekanın önüne geliyoruz. Daha önce de gördüğüm klasik tapınak ve benzeri yerlere giriş için yapılmış özel gişelerden var. Şimdi ben fotolarını gördüm buranın. Bulunduğum alanın yüksekliği 225 metre, gpsi de nedense yanıma almışım, iyi ki de almışım. Varılacak nokta 1580 metre, buraya kadar teleferikle çıkılıyor. Manzara çok güzel. Bileti alıyorum, tam içeri gireceğim sırada görevli durdurup önce aşağıya gitmemi söylüyor. İngilizce bilmiyor Çince el kol hareketleri yapıyor anlamıyorum. Neden gideceğim ulan aşağı, mekan yukarıda? Neyse beni yanına alıp aşağı doğru beraber yürüyoruz. Markete sokuyor. Marketin sahibi genç çocuk selam verip ingilizce konuşmaya başlıyor. Diyorum "Ben bileti aldım da yine de beni buraya getirdi." "Suyunuz yok mu?" diye soruyor. Len manyak mısınız susamadım ki susasam alırım. Sonra olayı anlatıyor. Efendim ben yanlış fotoğrafa bakmışım internetten, bu tapınağa yürünüyormuş! Yol boyunca da su içilecek yemek yenilecek yer yok. 1355 metreyi tırmanacağım yani heeeee? Çocukta bana "Evet, ben de size bir kısmına kadar eşlik ediyim, amcam yukarda" diyor. Ulan sanki her gün pedallamıyormuşuz gibi bir de tırmanış çıktı yürüyerek.

    2 litre su verdi bana, iyi ki yanıma sırt çantamı almışım. Onun içindeki su tankına koydum suları. Birkaç tane de kurabiye aldım yola çıktım. Kapıdan geçtik biraz yürüdük. Taşların üzerine yazılmış bir yazı.. Bu nedir diye soruyorum. "Kalbi temiz olanların yoludur" diyor bana. Bu Ejderha Tapınağı'na fazla turist gelmezmiş. Yabancılar zaten bu alanı trenle geçiyorlarmış hep, yerli turist de tapınak çok yukarda olduğundan yürümek istemiyormuş. Bazı noktaları çok dikmiş. Belli bir kısmına kadar gidip dönüyorlarmış. Vay anasını arkadaş bulduğumuz yere bak. Kalbi temiz adamımdır da inşallah yukarı çıktığımda hala atan bir kalbim olur. Yahu nasıl sıcak bir hava öğlen 50 derecenin üstünde çıktı. Bu herkesin geldiği yere kadar birlikte çıkıyoruz çocukla.. Bu arada bana dağların tepesinde bulunan beyaz ejderhayı gösteriyor. Kayaların üstünde doğanın oluşturduğu bir çizim. Harbiden de ejderha gibi muhteşem diyorum. Sonra bu herkesin çıktığı alanda bir ibadet yeri gösteriyor. Karşı dağlara doğru bakan bu ibadet yerinin özelliği karşı dağa yatmış olan kocaman Budist rahip! Evet sabah çok fazla sis olduğundan fotoğrafını çekemiyorum ama akşama doğru döndüğümde sis kalkmış ve yatan Budisti andıran dağın şeklini görüyorum, fotoğrafını çekiyorum. Ha bu arada evet sabah 8'de gittiğim tapınaktan akşam 6'da çıkıyorum.

    Ulan onca yol aldım bu kadar yorulmamıştım. Bacaklarım titriyordu merdiven çıkmaktan merdiven inmekten. Hele bazı noktalarda merdiven başımla aynı hizaya geliyor . Ayağın kaysa düşsen vücudunda kırılmadık kemik kalmaz. Bazı noktalarında ise yolu göremiyorsun, bitki örtüsü yolu kapatmış. Bu arada aşağıda da belirtmişlerdi; gideceğiniz alanın %95'i ormanlık diye, o zaman anlıyorum, len bilseydim yanıma çakıyı da alırdım. Her tarafımda böcekler geziniyor. Bacaklarımı sürekli bir böcek ısırıyor. Kimisi terimden dolayı tenime yapışıyor. Hele bir tanesi daldan içime düştü. Fotoğrafını dışarı çıktığında çektim. Benim çırpınma hareketlerimden serseme döndüğü için dışarı çıktığında tepkisiz kaldı hayvan.

    Yukarı çıkana kadar inanılmaz bir savaş veriyorum. Bir yerde yolu kaybediyorum. Kullanılmaya kullanılmaya orman yutmuş. Sis de var . Ulan iyi ki gpsi yanıma almışım, geldiğim yolu görece biliyorum en azından. Neyse öğlene doğru tam tepeye varıyorum.

    Beni karşısında gören Monk (rahip) şaşırıyor. Bana parmağı ile 1 işareti yapıyor. Evet manyağım psikopatım tek başıma geldim, çekil karşımdan kungu fu falan dinlemem Osmanlı tokatını yapıştırırım, gebermek üzereyim. Offfffff Allahım nereye geldim ben yahu diyorum. Rahip karşımda eğilip duruyor. Ben de selam veriyorum. Hemen içeri davet ediyor. Dur ulan iki soluklanalım orada, ben basamaklar görüyorum gene, bayıldım bayılacam az kaldı.

    Aşağıdaki çoçuk bu arada tapınak hakkında bilgi vermişti. 1600 yıl önce yapılan bu tapınak Shaoline Tapınağının bir parçası, bu rahipte oradan çıkma kung-fu'cu. Mesleği bu.. Neyse içeri giriyorum, bana hemen bir çay ikram ediyor sonrasında da yemek.

    Arkadaşlar ben hayatımda böyle bir mekan daha görmedim. Hani içeri girdim ama geniş bir bahçeye girdim, enteresan bir şekilde daha serin. İçerde bir müzik aleti, onu da güneş enerji paneline bağlamışlar bir şarkı çalıyor. 10 dk.dan sonra zaten kendinizden geçiyorsunuz. Ben o müziği orda 2 saate yakın dinledim. Nirvana mı dersin, aydınlanma mı dersin, evrimimi tamamlayıp öyle terk ettim alanı hahah…

    Dağların arasında sislerin örttüğü muhteşem bir tapınak, içeriye girdiğinizde sanki bir enerji duvarından geçip başka bir boyuta girdiğinizi hissediyorsunuz. Yapıların orjinalliği, çalan müzik, içerdeki insanların hala geleneksel kıyafetleri kullanmaları. İşte diyorum bu tapınak şu ana kadar gördüğüm bozulmamış tek tapınak. İçeride fotoğraf çektirmiyorlar, binaların fotoları hariç. İnançlarına ters. O kadar doğal yaşıyorlar ki. Arkada kümesleri, minik bir sebze bahçeleri, meyve ağaçları, yakacak odunları.. Buddha'ya gidip selam vermemi istiyor, ben de inançlarına olan saygımdan selam veriyorum. Burası enteresan bir nokta. Çin'deki tarihi ve turistlik yerleri gezdiğinizde, özellikle de Buddha'nın olduğu içerdeki rahipler sizden bağış kutusuna bağış atmanızı ister, yani olay tamami ile ticarete dökülmüştür. Fakat burada rahipte bana selam verip bana çevreyi gezdiriyor. Bu rahip ne zaman ki konuşmaya başlıyor ağzım açık kalıyor.. Ee bu kadın! Yahu kadın rahip ilk defa görüyorum. Saçı da kazıtmış kel.

    Bu kadının kollarında bazı işaretler görüyorum. Beni tapınağın en üst noktasına manzarayı ve tapınağı yukardan görmem için çıkardığında muhabbeti o işaretlerden açıyorum. Kollarını sıvıyor. Arkadaşlar kızgın demirle yapılan bu işaretler; sağ iç bilek tarafındaki sembol Doğa anlamına geliyormuş. Sol iç bileğindeki sembolün anlamı kalp anlamına geliyormuş ve bunların üstünde küçükten büyüğe doğru sıralanmış daireler de bu rahibin yanlış anlamadıysam belli bir seviyeye ulaştığını gösteriyor. Kendisi de bu tapınağın ve doğanın koruyucusuymuş. Kızgın demirin bu şekilde tene basılarak oluşturduğu şekilleri ilk defa görüyorum, nasıl bir acıya dayanma gücüdür ki bu?

    Şimdi oraya kadar gitmişim Şaolin tapınağı rahibi bulmuşum hele bir de üst seviyelerde, ee görelim bakalım ne ayaksın. Beraber tai-chi yapalım diyorum el kol hareketleri ile, birkaç hareketi beraber yapıyoruz. Bakıyor ki bende bir halt yok, geç kenara seyret diyor.

    Yaptığı her hareketin karşısında eğer benim vücudum duruyor olsaydı kırılmadık kemiğim kalmazdı. Ben ne böyle bir hız gördüm, ne böyle bir denge, ne de böyle bir güç! Not al Gürkan Şaolin tapınağı yolunun üstünde gidilecek!! Kadın bu hareketleri yaparken zaten dünya ile ilişkisini kesti, başka yerlerdeydi. Hani filmlerde hareketleri yaparken ses efekti falan kullanırlar ya burada o efektler yok! Kadından o seslerin aynısı çıkıyor. Birazdan kadın havalanacak ağaçtan ağaca atlayacak az kaldı diyorum.

    Dillerini bilmememe rağmen o kadar güzel anlaşıyoruz ki bir şekilde sohbet ediliyor işte. Akşam orada kalmamı istediler. Ben sabaha kadar o müzikle uyursam, sabah pek sağlıklı kalkamayabilirdim. Teşekkür edip yola çıktım. O merdivenleri inmek çıkmaktan daha zordu. Aşağı vardığımda bacaklarım tutmuyordu. Bisiklette çalışan kas grubu ile yürürken çalışan kas gruplarında farklılar olduğunu söylemek isterim bazı sazan arkadaşlarım atlamadan. : )

    Neyse otele varıp duşumu alıp erkenden yattım ki erkenden kalkıp yol almalıydım. Hedef Dimbao şehri ve Hunga Geçiş Kulesi! Kaldığım yerden yarın devam ederim.
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 09:03 12 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    12 Ağustos 2010 Perşembe
    Pamir Dağına bisikleti ile tırmanan ilk Türk
    Valla gururla sizlere sunarım arkadaşlar işte tacikistan işte Pamir dağı ve işte bisikleti ile o dağa tırmanan ilk Türk ben


    Gönderen Gurkan Genc zaman: 12:02 13 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    08 Ağustos 2010 Pazar
    Kırgızistan
    Tacikistan sınırını 4300 metre gibi bir irtifada geçtikten sonra Kırgızistan sınırı görevlileri ile karşılaşacağımızı düşündük. Fakat bu hemen olmadı. Ben hayatımda böyle büyük bir iki devlet arasında insanız alan daha görebileceğimi düşünmüyorum. Yaklaşık olarak 7 veya 8 km. Yol gene her zaman ki gibi yok. Bu sefer aklıma Özbekistan ile Tacikistan arasında kaldığım günler geliyor. Benim gene Kırgızistan vizem yok. Hani olur da ülkeye giremezsem işte o zaman hapı yuttum. Len tamam rampaların adamı olduk ama olmasın ya çıkmak istemiyorum bu bozuk yolu gene, ömrü yedi Tacikistan..

    Kırgızistan sınır kapısına 1 km uzaklıkta bir köy evi. 6 kişiden oluşan bir aile yaşıyor, soluklanmak için mola veriyoruz. Hemen eve davet alıyoruz fakat bizim fazla zamanımız olmadığı için kibarca reddedip sınıra kadar ilerliyoruz. Bu aile burada kışın kapanan yolu açmakla hükümet tarafından gönderilmiş, kısa sohbetimizde bunu öğreniyorum. Zor hayat ya cidden çok zor bir hayat. Yahu insanın aklı almıyor, bu zorlu doğa koşullarında bu şekilde yaşamak cidden çok zor.

    Kırgızistan sınır karakolu Tacikistan'a göre daha derli toplu. Kapıya geliyoruz pasaportlar alınıyor. İçimden dua ediyorum, len inşallah vize istemezler diye. OOOOO TÜRKİYE! Aha Özbek-Tacik sınırındaki başlangıcın aynısı. Bizim Boss Türkiye'de eğitim aldı. Ne bossu ulan bura askeriye alla alla. Bisikletleri bir yere park ettik. Binanın içine girdik. Bizim boss burada gel diyor. Türkçeleri net bir şekilde anlayabiliyorum ama bu boss olayını anlamadım. İçeri girdik, selam vermekle vermemek arası bir hareket yaptı asker sonra benim adımı ve nereli olduğumu söyledi.
    Komutanın adını burada vermemem daha iyi olur. Erler kendisine Boss diyor ama kendisi binbaşı. Askeri eğitiminin bir kısmını Türkiye'de yapmış. Türkçe şakır şakır. Hemen oturttu beni, başladık sohbete. Bisikletle geldim diyince dondu kaldı. Çıktı dışarı bisikletle baktı geri geldi. Yahu sen şimdi ciddi ciddi Samsun'dan buraya bisikletle geldin, bu yanındaki insanları da Özbekistan'da yakaladın öyle mi? Helal olsun cesaretinize hayran kaldım hepinizin diyor.

    Kırgızistan hakkında biraz bilgi alıyoruz. Osh civarına uğramamamızı, güvenlik konusunda sıkıntılar olduğunu dile getiriyor. Nedir durum diye soruyorum, savaş bitmedi mi? Siz asker olarak müdahale ediyor musunuz? Verdiği cevaplar çok ilginçti. Biz müdahale etmiyoruz devletin kendi birimleri ediyor. Ee devlet kalmadı diye biliyoruz Rusya'dan yardım falan istemiştiniz. Yok öyle bir şey diyor. Nedir bu savaşın iç yüzü diye soruyorum? Başbakandan kaynaklı diye bildiğimi de ekliyorum. O ilk kısmıydı peki ya ikinci kısmı? Sizin ülkenizde de benzer bir durum var. Alla alla nedir? Irak'ın kuzeyinde yaşayan Kürtler sizden toprak istiyorlar ya, hah işte bizde de durum şu: Özbekistan Osh'u istiyor ama bunu öyle gazetelerde haberlerde göremezsin diye de ekliyor.

    Kırgızistan'ın Osh kentinde Özbek sayısı çok fazla olduğundan Özbekler bu şehri almak istiyorlarmış. Kırgızlar da vermemek için iç savaş çıkartmışlar. Şimdi bu ne kadar doğru bilemem, rütbeli bir asker bana durumu bu şekilde anlattı. Ben de gideceğimiz rotayı söyledim. Sarıtaş'tan sonra bize sadece 3 gün gerekli dedik sınırı geçmek için.

    Daha bir çok konu hakkında daha konuştuktan sonra Sarıtaş'a doğru yola koyulduk. Ayrıca evet son anda bir değişiklik olmamış, hala Kırgızistan'a vizesiz girebiliyoruz diye de çok sevinmiştim.
    Sarıtaş sınıra en yakın köy. Aslında şehir diyorlar da köy. Konaklayacak bir yer var orada da çadırda konaklıyorsun ve para veriyorsun. Ayrıca köyün marketinde de erzak olarak pek birşey bulamıyoruz. Ama sprite var. Uzun bir aradan sonra gazlı bir içecek içmek gayet iyi geliyor. Köyde durmayalım, kırsalda bir yerde kamp atalım diyoruz.

    Köyün dışına çıktıktan sonra her taraf yemyeşil. 3900 metreye kadar indik. Uzaklarda geçtiğimiz karlı dağlar var. Yüksekte geniş bir platoda ilerliyoruz. Köyden 10 km sonra ilerde sağ tarafta iki tane tren vagonundan bozma iki yapı görüyoruz. İşte buradaki yerli halkın yanında duralım dedikten sonra oraya yöneliyoruz. İki evin çocukları bizleri görünce koşarak ve çığlık atarak yanımıza geliyorlar. 8 tane ufaklık, yaşları 5 ile 11 arasında. Onlardan sonrada evin büyükleri geliyor. Türk olduğumu belirtiyorum ve burada çadır kurabilir miyiz diye soruyorum. Olumlu yanıtı aldıktan sonra çocuklar daha çok seviniyor. Bize çadır kurmakta yardım ediyorlar, bisikletin üzerindeki malzemeleri çıkartıyorlar. Tabi sonra da sırası ile başlıyorlar bisikletlerimize binmeye. O kadar mutlular ki.. Bu ailenin fotoğrafını sizlere göstermeyi çok isterdim. İlerki günlerde bu aileyi sizlere tanıtacağım. Çünkü biz de bu ailenin yanında sadece bir gece kalıp devam edelim dedik ama muhteşem bir aile olduklarından 2 gündür ailenin yanında konaklıyor, onlarla yemek yiyip, çocuklarla çobanlık yapıyoruz.

    Bu iki ailenin 310 tane koyunu, 38 tane atları, 10 tane eşekleri, 30 küsur tane de büyük baş hayvanları var. O kulübelerde tüm ihtiyaçlarını karşılayacak erzak var. Nisan ayında hayvanlarla beraber buraya geliyorlarmış. Ekim ayına kadar kalıp sonra dağları aşarak köylerinde kışı geçirmeye gidiyorlar.
    Bu arada havayı sıcak sanmayın. O bisikletten aşağıya inince her tarafımız buz kesiyor. Ara ara bisikletin bir taraflarını sıkmak tamir etmek gerekiyor. Bu tamiratlar sırasında mutlaka bir taraflarımız kesilir çizilir. Benim ellerim de o durumda. Çiziklerin hatta bazı derin yaraların çoğunluğu da parmaklarımın eklem yerinde. Soğuk hava işin içine girince o parmakları oynatamaz duruma geldim. Yemin ediyorum bazen mataranın kapağını açmak için çok acı çekiyorum. Hele bisikletin bir tarafına bir şey olsun, off uğraş dur soğukta.

    Alan çok geniş ve düzlük olduğundan sert bir rüzgar vardı. Bu yüzden yemeğimizi çadırın içinde yaptık, sonrasında da ben hemen çadırıma geçip tulumumun içine girdim, tabi gene kat kat giyindikten sonra. Ulan temmuzun ortasındayız hale bak! Hiç aklıma gelmezdi temmuzda hava ısınsın yahu artık diyeceğim.

    Ertesi gün sabahtan hayvanları çayıra bayıra saldık. Yünleri kırpılmamış koyunların yünlerini kestik. Bu yünleri keserken sanki hiç elimde yara bere yokmuş gibi yenilerini yaptım. Ata, eşeğe bindim, bisiklete biraz bakım yaptık. Akşama doğru karavanın arka tarafında geri olan tellerden yapılmış voleybol sahasında voleybol oynadık.

    Evet Kırgızistan'da 3900 metrede voleybol oynadık ve file vardı ve bu çocukların 5 tanesi voleybol oynamayı biliyordu. Kışın okullarında spor dersinde voleybol öğreniyorlarmış. Ulan bizim voleybol oynadığımız alanların ortalama yüksekliği 900 metre, üstüne 3000 metre koyunca voleybolu oynama süren ile bizim oralarda oynama süren farklı. Nefes nefese kalıyorum. Bunu bariz şekilde fark ediyorsun, çok kısa sürede derin nefes almaya başlıyorsun. Ayrıca topun her elime çarpışı cidden yakıyor.

    Bu insanlar bu hava koşullarına ve irtifaya alışmışlar. Çocukların yanakları öyle bir kırmızı ki hatta bazılarında soğuktan yaralar oluşmuş, o yaraların kabukları düştükten sonra da izler kalmış. Bu sert iklimde aylarca yıllarca yaşamanın sonucunda bünye de kendini buna göre geliştirmiş. Hava kararıyor, daha fazla soğuyor. Elena, Terry ve ben yeter diyip çadırlarımıza doğru kaçıyoruz.

    Ertesi sabah güneş kendini göstermeden kalkıp hazırlanıyoruz. Aileler ile vedalaşıyoruz. Küçük çocuklar orada, büyükleri geniş düzlükte atlarının üstünde çobanlık yapıyorlar . Biz yolumuza koyuluyoruz.

    Güneş karlı dağların arasından kendini göstermek üzere, geniş yeşil bir alanın ortasında uzanan siyah asfaltın üzerinde bisikletlerimizin tekerlerinden çıkan ses, çocukların adlarımızı haykırışı ile karışıyor. O geniş alanda metrelerce uzaktan atları ile bizlere eşlik ediyorlar bağırıyorlar, el sallıyorlar. Gözlerim doluyor. Bu kareyi ne yazık ki görüntüleyemiyorum. Keşke bir yerlerden biri bizi çekiyor olsaydı.. Sanırım hayatımın sonuna kadar hatırlayacağım bir görüntü anılarıma yerleşiyor.

    O güzelim asfalt yol sadece 5km bir yoldu, sonra gene taşlı bir yola dönüyor. Kırgızistan Çin arasındaki yolu yeni yapmaya başlamışlar. Toplamda 250 kmye yakın olan bu yolu sanırım önümüzdeki seneye bitirirler. Çinli bir firma yapıyor ve çok hızlı ve disiplinli çalışıyorlar. Yol boyunca bunu gördük. Ayrıca eski yolu iptal edip yeni yolu dağlara vurdukları için bol bol küfür ettik. Kaşla göz arasında gene 4400 metreye kadar tırmandık. İsyan edip bir yokuşun sonunda, "Yeter ulan Çin'e yaklaştıkça inişe geçmemiz lazım hala çıkıyoruz bitiremedik bir türlü!" Bu isyandan 2 km sonra tam tamına 19 km boyunca yokuş aşağı indik bozuk kayalık bir yolda. Ellerim frene basmaktan acıdı.

    Dik ve bozuk yokuşun sonunda asfalta çıkmayı başarmıştık. 5 km sonra da sınırdan hemen önceki kasabaya geldik. Şehrin adı Nora. İnsanı gelen turistleri kazıklamak için ellerinden geleni yapıyor. Biz bu kasabada fazla oyalanmadan sınıra doğru yol aldık fakat yetişemedik, sınır kapanmıştı. Sınırın Kırgız tarafında belki 50 vagon tren hurdası var. İnsanlar bunları eve çevirmiş. Aileler içlerinde yaşıyor. Çadır için yer bulmak zordu. Üstelik yağmur da yağıyordu. Tam bu evlerin arasında gezinirken "Terry Terry kadına bak, bu kaldığımız Kırgız ailesindeki kadına benziyor. Çok saf güzel bir yüzü var bu kadının da." diyorum. Kadın sesimizi duydu ve bize döndü. Ben de kendisine çadır için yer sordum. O da kendi evlerinde kişi başı 3 dolara kalabileceğimizi söyledi, kabul ettik. Hurda tren barakalarına gittik. İki odadan oluşuyordu; biri yatak odası diğeri mutfak. Yataklarımızı hazırladı, yemeğimizi yedik. Oturduk sohbet ediyoruz ve Kırgızistan'da çektiğimiz fotoları gösteriyoruz. Kadın çığlık attı "Aa kız kardeşim!" dedi. Nasıl yaaaaaaaaaaaa? Yahu bizim iki gün dağın başında çobanlık yaptığımız evin sahibi kadın bunun kız kardeşi çıktı. Şaka gibi! Yiğenlerinin, kardeşinin adını söyleyince ulan dünyayı ancak bu kadar küçültebiliriz diyoruz. 80 km ilerde o kadar evin arasında gittik kadının kardeşini bulduk.

    Kırgızistan'da az vakit geçirdik fakat unutmaz anılarla ayrıldık. Kırgız insanını sevdim Kırgızistan'ın doğasını, yeşilliğini sevdim.

    Yapılan kilometre : 210 KM
    Toplam Tırmanış : 968 M

    Yarın sabah Çin'in başkenti Pekin'e doğru pedallamaya başlıyorum. 1230 kilometre var gibi gözüküyor önümde, ara yollara girmezsem. 15 gün sonra Çin maceralarımın bir kısmını Pekin'den yazarım. İnşallah rüzgar arkamdan eser, artık doğunun en ucuna geldik neredeyse.

    Herkese sevgiler saygılar.
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 06:48 9 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş

  5. #25
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..


    04 Ağustos 2010 Çarşamba
    Tacikistan'dan Kırgızistan'a giderken
    Güneşli ve serin günlerde seyahat etmeyi seviyorum ben. Tacikistan'da artık kollarımı korumak için taktığım giysiyi çıkarmıştım, güneş olsa bile hava serindi. Yükseldikçe daha da serinliyordu.

    Dağların arasında patika yollarda ilerlerken durdurdum bisikleti. Çıkardım ipodumu. Karlı dağlara bakarak, Karadeniz şarkılarının olduğu Karmate’yi açtım, başladım Kara Duman adlı şarkıyı dinlemeye.

    ‘’Hasret yüreği dağlar. Gözden yaş akmaz ama Kalbim oturmuş ağlar ‘’ diyordu. Karşıma çıkan ilk rampaya öyle bir tırmanmışım ki zirveye vardığımda 15 dakikadan fazla grubu bekledim. Zirvede de oturup grubun diğer şarkılarını dinledim. Yüksek dağlar, temiz hava, temiz su bana memleketimi hatırlatıyordu.
    Akşama kadar İskhasim şehrinin 35 km yakınına kadar yaklaştık. Nehir kenarında güzel bir yer gördük, doğal plaj olmuş ve ağaçlar da vardı. Şehre girmeyip burada kamp atalım dedik.

    Çadırları kurarken Choung çadırımın yağmurluk kısmını giydirdiğimi görünce yapma diyor. "Akşam yıldızları seyret, bugün hava çok güzel." Yıldızlara bakarak uyumak güzel olur diye düşünüyorum ben de, yolculuğum boyunca hiç yapmamıştım. Çadırın ilk bölümü tamamı ile şeffaf fakat her tarafından hava alıyor. Akşamları hep serin olduğu için ben de yağmurluk kısmını da yerleştiriyordum. O akşam yapmadım bunu ve uykuya 2800 metrede yıldızları seyrederek daldım.

    İskhasim şehrine çok yakın olduğumuzdan şehre erken bir saat de girdik. Bu şehrin özelliği her hafta sonu Afgan pazarının kurulması . İki sınırın ortasında bir pazar alanı, yerli yabancı bir dolu insan. Ben de böylelikle ilk defa Afgan sınırının yanı başına kadar gitmiş oldum.

    Sözde Afgan pazarı ama alanda bulacağım tüm ürünler çin malı en adi şeyler. Hiçbir sey satın almadan alanı terk ediyoruz. Şehir merkezinde çok güzel bir aile evi bulduk. Evdeki sıcak ortam bizi çok etkiledi. Bazı insanlar evlerini bize açarken kalplerini de açıyorlar, bazılarında ise tamamı ile ticaret ön planda.
    Bu evde ertesi gün öğlene kadar dinlenip yola öyle çıkıyoruz. Öğleden sonra yola çıktığımız için fazla yol yapmayalım diyoruz. Bu arada yol da asfalt ufak iniş çıkışlarla gidiyor. Fakat bitki örtüsü değişiyor, yolun sağı solu her taraf dikenli bir bitki ile dolu. Bu bitkinin kuruyan kısımları da yola saçılmış. Hadi bakalım ilk talihli kim olacak diyoruz. Birinin lastiği patlamazsa mucize olacak her taraf diken dolu... Yolda ilerlerken hemen sağımızda kamp için çok ideal bir alan buluyoruz. Hem yoldan uzak hem yeşillik hem de kamp alanın dibinde dağdan akan bir su var.

    Kısa bir süre içinde kampı kuruyoruz . Çadırlar için fazla düz zemin olmadığından birbirimize yakın oluyoruz. Muhteşem bir akşam yemeği sonrasında sıcak kahveler ve güzel sohbet eşliğinde güneşi batırıyoruz. Güneş gittiği anda hava buz kesiyor.. Rüzgar olmadığından bugün de çadırımın tepesi açık yıldızları seyrederek uyuyacağım. Herkes dişlerini fırçaladıktan sonra (arazi adamıyız ama o dişler fırçalanır, en ufak su birikintisinde de duş alınmaya çalışır, böyleyiz işte) uyku moduna giriyoruz. Takıyorum ipodu kulağıma, yıldızları seyre dalıyorum. Bu küçük ayı nerde len? Her gece kendisini arıyorum bir türlü bulamıyorum o kadar yıldız arasından. Hah sevdiğim şarkı çalıyor "Dört x Dört – Arada Bir" Oha nasıl yıldız kaydı öyle.. Yıldız kaydı dilek tut!
    Küçüklüğümde yaz tatilleri için Kuşadası'na giderdik. Sitenin çatısına çıkar, Emre Gürdamar bize gitar çalar biz de yıldızları seyrederdik. Her yıldız kaydığında bir dilek. O zamanlar uzaklara gitmeyi hayal ederdim. Bisikletimle 20 sene sonra bu hayalimi gerçekleştirebildim. Eh şimdi yıldız kaydı dilek tutayım desem 20 sene sonra gerçekleşecekse ohooo. Zaman çok hızlı geçiyor bunu bu yolculukta daha iyi anladım. Şimdi eskisinden daha çok hayalim var. Ve biliyorum ki hepsini teker teker gerçekleştireceğim.

    Ben bunları düşünürken bir patlama sesi duydum. O neydi len hemen kalkmak istedim ama tulumumu öyle bir kapamışım ki hava soğuk diye, açamıyorum. Doğrulduğumda bir çok gölge ve Terry'nin tepe lambasını görebiliyordum. Kulaklıkları çıkardım. Elena çığlık atıp ağlıyordu. Tulumun içinden çıktım. Bıçağı çıkartıp kabzasını avuç içine aldım, keskin kısmını da poların içine soktum . Bu arada konuşmaların bir kısmını anlayabiliyordum. Terry ve Choung'un çadırına gitmişlerdi, henüz benim çadırıma gelmediler. Gpsi açtım, konumu ezberledim, uydu telefonunu çıkardım. Bunları o kadar kısa sürede yapıyorum ki.. Elçiliğe mesaj atmam lazım. Saat gece 11 buçuktu, ben böyle işin içine tüküreyim asker ulan bunlar. Asker olduklarını anladığımda. HEYY diye bağırdım hemen bir tanesi çadıra geldi, ben gps ile uydu telefonunu gizli göze yerleştirinceye kadar çadırın fermuarını silahla zorladılar. Açana kadar da esneme yaptı. Açar açmaz silah göğsüme geldi. Ben de tepe lambasını gözüne tutup silahın ucunu elimle yakalayıp yana çektim. BEN TÜRKÜM diyince de o silah namlusu diz kapağı hizasına kadar indi askerin. Sen Türkssüüünnn? Hah tamamdır bunlar da Türk'üm diyince bir duruyorlar. Neden olduğunu bilmiyorum ama bunu yol boyunca hissediyorsunuz. "Türküm ve askerliğimi de yaptım, o yüzden o silahları benim ve turistlerin üzerine çevirmeyin!" derken bir el daha ateş edildi. Çadırdan dışarı çıktım ateş eden askerin yanına gittim. Ateş etme yeter burada kadınlar var ve korkuyorlar. Nedir sorun? Bir açıklayın önce! Bu arada tepenin arkasından bir araç çıktı.. Işıkları söndürün diye bağırıyorlar. Burası Tacikistan, o gelen araçta sizin aracınız. Ne diyorsun ya ne yere yatması kalk ayağa askercilik mi oynuyorsunuz? Sorun nedir neden bizi bu şekilde rahatsız edip korkutuyorsunuz? Ben Türkiye'den geliyorum, bunlar da benim yoldaşlarım diyince sakinleşiyorlar veya duruluyorlar diyeyim. O dakikadan sonra adımı öğrenip "Gürkan bizimle askeri kampa gelmek zorundasınız, tutuklusunuz bu bölgede kamp kurmak yasak." diyor. İyi de biz bunu nerden bilelim diyoruz. Ayrıca tutuklusunuz da ne demek? Tutuklusunuz eşyalarınız toplayın gidiyoruz diyorlar. Silahlar bir daha bana yönlendirilmiyor ama sürekli diğerlerinin üstünde. Bıçağı cebime bırakıyorum, çadıra doğru yöneliyorum eşyaları toparlıyoruz. Karanlıkta eşyaları toparlarken fotoğraf makinem kayanın üstüne düşüyor ve ekranının patladığını ertesi gün anlıyorum.

    Bizi çember içine alıp kampa kadar 3 km. yürütüyorlar gece karanlığında. Kampa vardığımızda içeri girin diyorlar.. Obaaaa yavaş ol bakalım. İçeri falan girmiyoruz, buraya komutanını çağır diyorum. Önce durumu bana izah edecek, suçumuz ne neden tutuklandık? İçeri gireceksiniz Gürkan diye geliyor üstüme. Bu arada İngilizce ne yapmak istediklerini söylüyorum, Terry ve Choung da içeri girmeyiz diyorlar. Silahı tam doğrultacakken karşılıklı silahı tutuyoruz. İçeri girmiyorum komutanını buraya çağır diyorum. Bu arada silahını tuttum diye diğer askerler bağırıyor, kendi dillerinde silahı bırak diyorlar sanırım. Önce o silahların emniyetlerini açmaları gerekiyor ateş etmeleri için. Bazen dengesiz hareketler yapıyorum, bu da onlardan biriydi işte. O silahı tuttum ya bırakmazdım zaten de tutuğum anda içimi bir korku kapladı. Neler düşünüyorum, o sıra her şey o kadar hızlı gelişiyor ki.. O gürültüde komutan zaten dışarı kendi geldi. O da Türkçe anlıyor. Askerleri ile konuşuyor. Daire pozisyonu alıyorlar. Askerleri durumu anlatıyor. Ben de ardından "Biz neden buradayız, bir açıklama bekliyorum." diyorum. Komutan hemen askerlerine içeri girmeleri için emir veriyor. Sonra da bize dönüp gidebilirsiniz serbestsiniz diyor. Terry'e adamın ne dediğini söylüyorum. Fena sinirleniyor bağırıyor askerlere, çıkartıyor bir sigara yakıyor. "Bunlar kendilerini ne sanıyor Gürkan? Kim bunlar, isimlerini öğren lütfen" diyor. İsimlerini bir kere sormuştum, sahte isimler söylüyorlar dedim. Neyse sigaranı söndür saat sabahın ikisi olmuş gidelim diyoruz.

    Herkesi toplayıp İshkasim'e doğru gidiyoruz. Bu kamp yerini atmadan önce minik bir yerden geçmiştik oraya gidelim diyorum. Kabul ediyorlar. Eve vardığımızda evdekileri uyandıralım diyoruz bahçelerinde kalacağımız için, ama kimse uyanmıyor. Biz de çadırlarımızı bahçenin içine kuruyoruz. Herkes ayakta bekliyor bir daha gelirlerse diye. Tamam sizler yatın ben az uyuyorum zaten, bir şey olursa haber veririm diyorum. Çitlerin oraya gidiyorum. Askerler geri geliyor nerde kaldığımızı öğrenmek için. Beni görünce karanlık içinde durup kendi aralarında konuşup geri dönüyorlar.

    Sabah evin sahipleri bizim orada olduğumuzu görünce kahvaltı hazırlayıp beni yanlarına çağırıyorlar. Akşam ateş açıldığını duymuşlar, sonra biz oraya gelince de anlamışlar bize açıldığını. Choung yanıma gelip kahvaltıya katılıyor. Bir şey dikkatimi çekmişti Choung ve Young bu durumdan tedirgin olmamışlardı pek, ya da olmuşlarsa bile ben anlamadım. Siz pek tedirgin olmadınız neden diye sordum. O da siz Türkler çılgın mısınız hep böyle dedi. Dur şimdi soruya soru ile karşılık verme. Bizde her Türk asker doğar. Ya sizde dedim? Korkacak bir şey yok, onlar askerdi dedi. İlerleyen günlerde Young eline bir nöbetçinin silahını alıp poz verince silahlardan çekinmediklerini, ülkelerinde de bir şeyler yaşadıklarını düşünüyorum. Enteresan bir macera atlatmıştık. Askerler resmen bizimle oynamışlardı. Önümüze gelen her yabancıya bu olayı anlatıyoruz. Tacikistan'dan yolu geçecek her gezgine. Lonely Planet'a da mesaj attık durum hakkında. Türk elçiliğine de Langar da telefon açıp durumu anlattım onlarda gerekli yerlere durum hakkında bilgi vereceklerdi, umarım Tacikistan yetkilileri bu durumu öğrenmişlerdir.

    Neyse Langar'a kadar birkaç gün boyunca seyahat ettik. Yahu yolda bir gün aklıma geldi, ben 5 gündür tuvalete çıkmıyorum. Alla alla yediklerimin tamamını mı yakıyorum len acaba diye düşünürken o gün öğlen tuvaletim geldi. Ama nasıl bir yerde geldi..

    Tam rampa çıkıcağız Allah tuvaletim geldi, ama altıma kaçırırcasına! Eee o kadar günün birikimi diyorum. Şimdi sol tarafım bildiğin düz duvar hani çıkmak istesen ekipman lazım. Sağ tarafta nehir akıyor fakat biz de yükseklere çıktığımızdan nehir aşağıda kaldı. Hani zemin sağlam değil yarı kayalık, es kaza nehre uçsan parçanı bulamazlar senin, o kadar deli akıyor. Yolun sonuna bakıyorum bir yer var gibi ama. Hemen pedallıyorum. Yolun yarısına gelmemişim, anlaşılıyor yetişemem mecburen nehrin orada kuytu bir yer bulacağım. Terry ve Elena'ya siz gidin ben yetişirim diyorum. Onlar devam ediyorlar. Ben de aşağı inmek için yol arıyorum. Bisiklet ayakkabılarıyla inmek tehlikeli falan derken ayağım kayıyor kıçımın üstüne oturup aşağı doğru sürüklenirken bir dala tutunuyorum ve duruyorum. Ulan bok yoluna gitti derler ya... Hemen sağ tarafta kuytu bir yer buluyorum. İndiriyorum şortu oh be dünya varmış diyorum, dememle birlikte birkaç ıslık duyuyorum. Kim çalıyor sağa sola bakınırken görüyorum. Nehrin karşı tarafından Afganistan'dan birkaç kişi toplanmış el sallayıp ıslık çalıyorlar. Ben de ıslık çalıp el sallıyorum. Çizsen yazsan bu kadar olmaz. Komik durum. Sıçarken el sallayıp ıslık çalanınız oldu mu bilmiyorum da üstüne ben bir de başka ülkedeki adamlara el sallıyorum!

    Langar'da Tacikistanlı bir ingilizce öğretmeninin evinde kaldık. Büyük bir köy beklerken Langar küçük bir köy çıktı. Bu şu demek oluyor: Langar'dan sonra uzunca bir süre yerleşim yeri görmeyeceğimizden erzak nerden bulacağız? Ev sahibimiz Nadia. Kendisi 25 yaşında, üniversiteyi bitirmiş sonra köyüne dönüp buradaki çocuklara öğretmenlik yapmaya başlamış. Bize yatmamız için yazın konakladıkları alanı veriyor, 20 metrekarelik bir alan. Evde elektirik yok, evin yanından bir su akıyor, içme suyu olarak bu suyu kullanıyorlar. Ee tarım alanı görmedik biz? Siz burada ne yiyorsunuz dedik. Markette de bir şey yok? Hava da bayağı serin temmuz başlarında olmamıza rağmen. Kışın kaç derece oluyor burası diye sorduk. -40 bazen -45 dedi. EEE o zaman ne yapıyorsunuz diye sorduk. Bize bir oda gösterdi. Benim Ankara'daki odamdan daha küçük; 8 kişi burada yatıp kalkıp kışın geçmesini bekliyoruz demez mi! Yahu hiç bir şey yok. Kışın hayvanlarımızı dağlardan indiriyoruz onlardan besleniyoruz diyor. Bizlere zor geliyor bu hayat. Kendsine üniversiteyi bitirdikten sonra buraya yerleşmek zor olmadı mı diye soruyorum, ayrıca senin yaşındaki tüm kızlar burada evli sen niye bekarsın diyorum. "Ben bu köyde büyüdüm, yokluk içinde kimse gelip de bana bir şeyler öğretmedi. Ben buradaki çocukların gelişmesine ve yeni şeyler öğrenmesine katkıda bulunduğum için mutluyum. Evlenmedim çünkü bu köyde bana bir şeyler katacak bir adam yok." cevabını da verdikten sonra seyahatlerimiz hakkında bizlerden bilgi alıyor.

    Sabahları yola erken çıkma alışkanlığım grupla birlikte olduğumdan beri bana hep geç geliyor. Ben beş buçukta uyanıp sekiz buçuğa kadar hatta bazen dokuza kadar bekliyorum. O gün gene sekiz buçuk gibi yola çıktık.

    Seyahatim boyunca bir çok yerde hava koşulundan doğanın zorluğundan bahsettim, Gürcistan'da rüzgarla savaştım, Azerbaycan'da günlerce yağmurda ve soğukta pedalladım, Türkmenistan'da çöl sıcağında pedallayıp kum fırtınasına yakalandım. Özbekistan sıcak ve nemden kendimden geçtim. Ama bir Tacikistan atlattım ki bunlarım hepsine bedeldi arkadaşlar.

    Bundan önceki yazımda Matheuw'un dediğini tekrarlayayım: "Everest Dağına tırmanmak Pamir dağına tırmanmaktan daha kolay. Çünkü Everest'in ana kamp alanına giden yol asfalt!"

    Langar'dan 2 km sonra bir tırmanışa geçiyoruz. Eğim önce %6 ile başlıyor sonrasında %12 ye çıkıyor. 'S' çizerek gittiğimizden virajlarda bu eğim % 16 ya çıkıyor. Ben hariç herkes bisikletlerden iniyor. Alüminyum kasa ve arka tekerlerin dişli olması bana inanılmaz avantaj sağlasa sa % 17 ve %18 eğimi görünce pedalı çevirecek nefes kalmıyor bende. Yükseklik 3400. Dağa bakıyorum bitecek gibi değil! Aşağıdakilere sesleniyorum: "Biz bu dağı öğlene anca bitiririz!" diye.

    Harbiden de öğlene doğru ancak tepesine varıyoruz. Chung 10 dk sonra yanıma gelip, off oksijen maskesine ihtiyacım var Young biran önce gelse diyor. Ulan diyorum heriflerde ne ekipman var oksijen maskesi getirmişler. Bir kaç dakika sonra Young geliyor. Choung hemen çantaların gözünü karıştırıyor. Bir paket sigara çıkarıp bir tane yakıyor hemen. Hahaha! İşte Gürkan oksijen maskem bu diyor. 3500'e gelmişi,z kan ter içindeyiz, adam o irtifada 2 tane sigara içti, aynı şekilde Terry de.. Sonra yola devam ettik.

    Neticede 4 gün boyunca 4000 metre üzerinde pedallayıp 4350 metreye kadar çıktım . Geceleri uyurken neler giydiğimi söylemek istiyorum. İki tane kışlık çorap, termal içlik, üstüne 2 tshirt, onun üstüne Atılım Üniversitesi'nin poları ki ben buna can kurtaran diyorum. Kafamda bere elimde eldivenler. Bu durumda bile uyuyamıyorum. Hayatımda ilk defa soğuktan dudağım patladı. Benim çadırım 4 mevsim çadırdı. Ayrıca uyku tulumumda en fazla -5 dereceye kadar koruma sağlıyordu. Bu ekipman diğer rota için yeterliydi ama dağa çıkacağımı nerden bileyim..

    5. gün Murgap'a varacağız diye pedallıyoruz ama o dağda bayırda patlamayan lastiğim defalarca patladı. İki kaya arasına sıkıştırdığım cant zaten eğri büğrü bir hal almıştı. Akort ayarı sonucunda teller de iç taraftan lastiği patlatıyordu. İçerdeki koruma lastiği zaten paramparça olmuştu artık. Buna rağmen Murgap'a varmayı başardık. Orada ufak tefek tamirler yapıp olayı hallettim.

    Murgap, bölgenin en büyük şehriydi. Tesadüf eseri festival gününe denk gelmişiz. Orda kaldığımız 3 gün boyunca güzelce dinlenip kendimize geldik. Festivalde bir çok kişi ile tanıştım. Kırgız Türkleri bu bölgede yaşadıkları için konuşma sıkıntısı çekmiyordum. Eskiden Murgap Kırgızistan toprağıymış. Rusya dağılırken Tacikistan'a vermiş bu toprağı. Daha bir çok şey öğrendim ve yaşadım gerisi kitaba kalsın. Sırada 4650 vardı.

    Murgap'dan sonra uzunca bir süre asfaltta gittikten sonra yol tırmanışa geçmeden önce bozuluyor. Langar'daki eğim kadar olmasa da burada da hatrı sayılır bir eğim vardı. Ama 4200 den 4650 metreye tırmanmak yol bozukta olsa pek zorlamıyor artık. Bu arada yolda ilerlerken Elena sol tarafı işaret ediyor, o ne len ? Anaaaa Marko Polo Keçisi. Bir tepeden bizler seyrediyor. Ben fotoğrafını çekerim diyip tepeye doğru koşturmaya başlıyorum. Yemin ediyorum 15 metre koşabiliyorum. Bisikletteyken farklı kas grupları çalıştığından ve belli bir tempoyu tutturduğumdan dolayı nefes alıp vermekte zorlanmıyorum. 15 metre koşup duruyorum. Kalbim ağzımda atıyor! 4500 metrede olduğumuzu unutmuşum. Ben çekene kadar kaçıyor zaten. Ama olsun Marko Polo Keçisini görmek bile güzeldi.

    Bu arada durduğumuzda anında üşüyorsun, hatta donuyorsun çünkü o kadar sert bir rüzgar esiyor ki. Bir an önce aşağıya inmemiz lazım. Zirveye yaklaştıkça yolun sağı ve solu beyazlaşıyor. Zirveye vardığımda bisikletten iniyorum, öyle bir rüzgar esiyor ki. Zirve, vadi gibi tepedeki tüm rüzgarı içine alıyor, durmak mümkün değil. Diğerlerine bakıyorum, 10 dk. sonra anca gelirler. Göz kapaklarımın donduğunu hissediyorum. Sanki içindeki sıvı buz kesmeye başlıyor. Havada güneş var tek bir bulut parçası bile yok ama inanılmaz soğuk. Gece düşünemiyorum burayı. Hemen aşağıya doğru salıyorum kendimi. Yol gene bozuk ama artık önemli değil budur işte diyorum. Başardım diyorum. Zirveden aşağıya indiğimde beni karşılayan bir ailem, arkadaşlarım, kalabalık bir topluluk yok ama ben durduğumda bisikletten inip bağırıp çağırıp ellerimi havaya kaldırıp hoplayıp zıplıyorum! Ne bir madalya kazandım ne de başka bir şey. Neden insanların Pamir'e bisikletle geldiğini artık daha iyi anlıyorum.

    Zirve yaptıktan sonra fazla aşağı inmeden gene bir tırmanış yapıp sınır kapısına ulaşıyoruz. Sınır kapısı dediğimiz yer bir inşaat alanı. Yol çalışmasına başlamışlar ama 10 sene sonra belki biter o yol. Görevlilere evraklarımı veriyorum. Tacikistan'dan çıkışımı alıp Kırgızistan'a doğru yöneliyorum.

    Tacikistan da toplam Tırmanış: 14.227 metre
    Tacikistan da Toplam kaybedilen kalori: 116.251 !!!
    Şu ana kadar yapılan toplam KM: 4000 km
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 19:29 6 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    03 Ağustos 2010 Salı
    Molaa
    Burada seyahat bilgilerine biraz ara veriyorum. Bu güne kadar bisikletimden, taşıdığım ekipmandan ve başka konulardan çok az söz ettim. Bu yazımda başka mevzulara değineceğim.

    Bisikletin her parçası Güngörler Bisiklet'in sahibi Burak Güngör tarafından monte edildi. Atılım Üniversitesi'nin mali desteği de yardımcı oldu. Kron XC 4000 güçlendirilmiş alüminyum kasadan oluşan bisikletin, ön-arka aktarıcı, ayna kol, ön tekerlek göbeği, vites ve V-fren sistemi Shimano Deore LX'dir. Tacikistan'da Pamir tırmanışından sonra bisikletin arka cantını 36 tele çıkardım. Tel sayısını arttırdığım için göbeği de Shimano Deore XT'ye döndürdüm. Gene arka dişlileri de yeni çıkan SLX modelli ile yeniledim. Ön amortisör sistemi karbon alışımdan oluşan havalı bir sistemdir. Pedallar Spd ve normal ayakkabılara uygun Shimano pedallar. Kron XC 4000 de arkada bagaj sistemi olmadığından Burak’ın babası ustalığını göstererek 80 kilo taşıyabilen hafif alüminyum bagaj düzeneği yaptı. Ön bagaj taşıyıcılarını Amerika'dan sipariş vererek getirttim. 20 kg yük taşıyabilme kapasitesine sahip. Gidon ve selede de karbon kullanacaktım fakat cesaret edemedik, yolda kırılma ihtimali olduğundan onları alüminyuma çevirdik. Selem kalın yumuşak bir sele, üstüne de Geo-Jel sele kılıflarından koydum. Uzun yolda herhangi bir rahatsızlık hissetmiyorum. Fren papuçlarının adı aklıma gelmedi ama ilk papuçları Tacikistan'da değiştirdim. Hatta Tacikistan'da arka ve ön takımları ikişer defa değiştirdim. Dayanıklı ve pratik papuçlar. Bu tarz bir bisikletin artılarını Pamir tırmanışında gördüm. Hafif olmasından tüm tırmanışları bisiklet üzerinde gerçekleştirdim, amortisör sistemi de inanılmaz bir konfor sağladı.

    Bisiklet normal kullanım için 10 kg’nun altına düştü. Bagaj sistemi ile birlikte 12.8 kg. Bagajlı ve dolu hali 30 kg. Benim şu andaki ağırlığım 80. Toplamda 122,8 kg. Toplamda 5250 km den fazla yol yaptım. Bisiklet bu hali ile firmasının kendi satış fiyatının kat ve kat üstündedir.

    Bisikletin üzerinde Garmin Edge 705 Gps bulunmaktadır. Gps sisteminin kullanıldığı en kapsamlı makine diyorum. Sadece fotoğraf çekme özelliği yok. Özelliklerinin bir kısmı; Uluslararası ana yol şebekesini detaylı tam olarak göstermekte. Elektronik pusula, Barometrik yükseklik ve eğim ölçümü, Nabız ölçümü, Kalori ölçümü, Güç ölçümü, performans düştüğünde veya yükseldiğinde uyarı sistemi, Geçmiş performansa göre kendinle yarışma imkanı (birkaç defa denedim gün geçtikçe daha iyi olduğumu gördükten sonra gerek duymadım hahah) Kadans ölçümü, Hız göstergesi, Her türlü mesafe ölçümü, Harita üzerinde 10000 nokta atışı, Otomatik saat değişimi, Jpg formatından harita yükleyip üzerindeki rotasyonda gitme imkanı, Topoğrafik harita (Sadece Türkiye’nin haritası yüklü). Geçtiğim tüm ülkelerin yol izleri metre metre ve bu mesafeler alınırken ortalama hızım ve kalori kayıplarının kaydı da bulunmaktadır. Böylelikte uydudan takip edildiğimden dolayı araç kullanıp kullanmadığım da açık ve net olarak gözükmekte ve kayıt altına alınmakta!! Lityum pil kullanmakta, şarjı 3 gün gitmekte. Yolda güneş enerji panelinden şarj ediyorum. Böylelikle her zaman açık ve çalışır durumda izimi sürüyor.

    Msr’ın su arıtma sistemi ve benzinle çalışan ocak sistemi bulunmakta. 1 adet tencere ve tava, 1 adet bardak, Husky 4 mevsim çadır. Normal ve şişme mat, uyku tulumu, kıyafetlerim, Asus marka netbook, E71 Nokia, güneş enerji paneli, çok kullanışlı İsveç çakısı. Uydu telefonu için de Bisikletliler derneğinden Murat Suyabatmaz'a teşekkürler. Bisikletin tamiri, bakımı, onarımı için tüm yedek parçalar, aklınıza ne gelirse artık. Yedek lastikler, fren telleri, zincir, kelepçeler, fren papuçları böyle gidiyor çantaların içi. Güvenliğim için biber gazı ve şok cihazı vardı. Biber gazını Türkiye'den çıkmadan bıraktım. Şok cihazını da Özbekistan'da otele hediye ettim. Bu bisikletin üzerinde Türkiye'den çıktığımda daha çok şey vardı fakat gün geçtikçe hafiflemek amacı ile çok şeyi arkamda bıraktım.

    Karşılaştığım bütün bisikletçiler Ortlieb'in çanta setini kullanıyor. Sadece bir bisiklette LX gördüm, geri kalan bisikletlerim tüm parçaları Shimano Deora XT. Bunun dışında çoğunluğunun arka vites sistemi kapalı sistem. Cantlar hepsinin özel, yoğun fren kullanımında ısınma yapıp lastiğe zarar vermiyor. Çadır desen hepsinde nerdeyse aynı cins çadır var. En küçüğünün fiyatı 800 euro, ilk duyduğumda o ne lan demiştim ama sonra özelliklerini görünce normal dedim. Uyku tulumları deseniz hepsininki eksi 40'lara dayanıklı. Su filtrelerinde ekstra özel filtre sistemi var. Ben Türkiye'de görmemiştim, görsem alırdım benimki tek filtreli ama gene de işe yarıyor.

    Çantalarımda sürekli sorun yaşamamın, cantımın ısınınca lastik yarmasının, Tacikistan'da yüksek irtifada donma tehlikesi yaşamamın, çadırın fermuarının en ufak darbede bozulmasının, uyku tulumunun içinde bir türlü ısınamayışımın iki tane mat taşımamın sebebi sonucunda hep can sıkıcı sinir bozucu olaylar yaşadım. Daha iyilerini neden almadın Gürkan diye soracak olursanız da bu tura hazırlanırken ne kadar para harcadığımı bazı arkadaşlar iyi biliyor. Seyahat ederken giden para az ama ekipman parası çok. Bir ara arkadaşlarımdan yardım alayım diye düşündüm yabancılar gibi sonra bir şeyleri başarmadın Gürkan, zaten inanan sayısı da çok az, önce yola çık dedim kendime. Şu anda Çin'deyim. Dalga geçenlere, inanmayanlara, yapamaz diyenlere inat dünyanın çatısına Pamir Dağı'na da bisikletim ile tırmandım.

    Önemli bir şeye daha değinmek istiyorum. Bisikletimin arkasındaki Türk Bayrağına. Arkadaşlar bu önemsiz gibi gözükebilir. Ne var yani Türk bayrağının arka tarafta asılı olmasında? 5250 km neden tek bir yabancının sırt çantasında bisikletinin arkasında kendi ülkelerinin bayraklarını görmedim? O kadar gezginle tanıştım, bir tanesinde bile yoktu. Bir ara sordum neden bayrak takmadınız diye? Politik nedenlerden dolayı ülkeler arası gerginlikler yaşanıyor. Bayrak takıp kötü insanları üzerimize çekmek istemiyoruz. Peki Benim ülkemle de herkes dost zaten.

    Grupla ilk seyahat ederken bayrak taşımamdan rahatsız olmuşlardı, onu hissetmiştim ama yolda Türk bayrağını görenlerin nasıl tepki verdiklerini kendileri de görünce tedirginlikleri gitti. Çin'e girerken bayrağı çıkartacak mısın diye soruldu. Sınırda askerler bayrağı ve pasaportu görünce hemen yanıma gelip bir çok soru sordular, bayrağı çekiştirip incelerlerken, Türkçe konuşarak usulca bayrağımı ellerinden çekerek "Çekiştirmeyin yırtacaksınız, oyuncak değil bayrak o." dedim, bir şey anlamadılar ama Elena'nın suratındaki gülümseme güzeldi. Sonra da bana, "Unutma burası Çin, sen de Türksün" dedi.

    Yolculuğum boyunca iletişim problemleri yaşadım, ya telefon hattım yoktu ya da telefon çekmiyordu. İnterneti her zaman her yerde bulamadım. Öyle yerlerde bulundum ki ne gps, ne uydu telefonu çalışıyordu. Sanmayın ki ben bu satırlara yaşadığım her şeyi aktarıyorum. Benim de bir ailem var. Anne ve baba, bazı şeyleri de dönünce öğreneceksiniz veya kitabı okurken.

    Bunca şeyi yaşarken bir telefon hattına veya bir internete ulaştığımda ilk yaptığım şey maillerime, facebooka ve bloga bakmak oluyor. Bazen tek bir motive edici söz beni kendime getiriyor. DEVAM DURMAK YOK diyorum. Hayatım boyunca tanımadığım (Türkiye'ye döndüğümde tanışacağım hepsi ile) beni arkadaşları aracılığı ile öğrenen ve son 1 sene içinde tanıştığım insanlardan inanılmaz destek alıyorum, hepsine çok teşekkür ederim. Tüm bisiklet camiasına en içten sevgilerimi yolluyorum destekleri için.

    Yakın dostlarım da benle birlikte seyahatteler kalben. Döndüğümde en fazla duyacağım söz: "Hep seni düşündük!"

    Üç eski dostuma, çocukluk arkadaşıma Zeynep Köksal’a , Kerem Garipoğlu’na ve taze baba olan Recep Girişmen'e projemi ilk duydukları andan itibaren ve sonrasında içtenlikle destekledikleri için teşekkür ederim. Seyahate başlamadan bir gün önce Recep ve Derya'ya uğramıştım ve Derya Girişmen bana muhteşem bir şey gerçekleştireceğimi ve çok yorulacağımı söylemişti. Bir ara sessizce oturup düşünmüştüm nasıl olacak diye.. Şu anda Çin'deyim. Yiğenime buradan öpücük yolluyorum. Zeynep her yazımı kendi sayfanda yayınlıyorsun görüyorum, mesaj atıyorsun hal hatır soruyorsun, bunları unutmam seviyorum seni. Kerem sanırım 5 aydır attığım mesajlarda sekme yapmadın. Döneyim alnından öpecem!

    Bu arada da Çin'e vardı az kaldı diye düşünmeyin. Programımın dışına çıktığım için tam tersine yolumu uzattım. Ekim'de dönmeyi planlıyordum, şimdi 31 aralık 2010 tarihine kadar Japonya'ya varmaya çalışacağım. Çin'den Moğolistan'a oradan Rusya'ya geçeceğim ve sonunda da Japonya. Kazakistan yerine Tacikistan yaptım, Çin'in en batısından girdim, Moğolistan'ın kuzeyine çıkacağım, Rusya'nın en doğusuna gideceğim. Yolum daha çok.

    Seven sevmeyen herkese selamlarımı yolluyorum. Hayallerinizin peşinden gidin zaman kaybetmeyin....
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 05:42 14 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    28 Temmuz 2010 Çarşamba
    Tacikistan



    (Özbekistan macerasından sonra kaldığım yerden devam )

    Pasaport sınır kapısına gelir gelmez hemen yola koyuldum. Ben ara bölgede beklerken Benjamin ve Loura ayrıca Slovakya'dan Matheuw da geçmişti. Geçeli iki gün olmuştu hani belki onlara yetişirim diyordum. İlk şehrin Panjikent olduğunu öğrendim. Öğrendim diyorum çünkü Tacikistan ile ilgili hiçbir bilgim yoktu. Bu ülke ile ilgili bir çalışma yapmadan bilgi toplamadan ülke içinde yol almak daha da zor olacaktı. Özbekistanda harita bakınmıştım fakat bulamamıştım. Terry ve Elena'nın bilgilerinden faydalanacaktım ama ara bölgede kalınca olmadı.

    Sınırdan Panjikent 30 km uzaklıkta. Hareketli ve kalabalık bir şehir. Şehrin yakınlarında gezilecek görülecek dağlar ve göller mevcut fakat ben arkadaşlarımı yakalamak için hiç şehirde durmadan pedalladım. Sadece birkaç marketde su aradım bulamayınca soda alıp yola devam ettim.

    Bu ülkede içme suyu bulmak nerdeyse imkansız. Litrelik şişelerde soda satıyorlar. Bi gaz water demekten bir süre sonra sıkılıp, bulduğum her nehirde derede filtre işlemine başlıyorum.

    Panjikent'den sonra birkaç ufak tefek köy de geçtim fakat ne adlarını biliyorum ne de civarda ne var.. Nereleri kaçırıyorum hiçbir fikrim yok. Ani'ye kadar yol yer yer bozuluyor yer yer asfalt halinde devam ediyor. Ani şehrinden sonra gerçek tırmanış başlıyor. Orayı da geçtikten sonra 1 gün konaklıyorum. Rampaları görünce o yorgunluğun üzerine oraları dinlenmeden geçmek imkansız diyorum. Meğersem o rampalar sadece göstermelikmiş Yanımda erzak sıkıntısı olmadığından akşam yemeğimi ve sabah kahvaltımı gayet iyi bir şekilde yapıyorum. Duşanbe'ye 3 günlük yol var diye tahmin ediyorum.

    Sabah erkenden rampayı tırmanmaya başlıyorum. 1 saat, 2 saat derken aman allahım bitmiyor. Üstüne yol da bozuluyor. Len nerde bu rampanın sonu 1400 - 1800 - 2100 - 2500 çıktıkça çıkıyorum. Bir ter atıyorum bu şekilde, böyle bir ter atış yok. Gidonun oraya resmen çeşmeden su akar gibi su akıyor. İçtiğim suyu anında ter olarak atıyorum. 2800 metrede herkesin bahsettiği tünele varıyorum. Dizlerim sızlıyor. Belim ağrıyor offf!!

    İnşaat halinde olan bu tünel 10 km. uzunluğunda, içerisi zifiri karanlık. Tünelin zemininden minik bir nehir akıyor demek isterdim fakat bildiğin tünelin içinde nehir var. Bu ne len ? Yolun tamamı içerde çukurlarla dolu. Yani bir kamyon veya araç bulmak zorundasın. Geçen ilk kamyondan yardım istiyorum, hemen yardımcı oluyorlar. Şöför ve yanındakı adam benle rusça konuşmaya çalışıyorlar ama anlamıyorum. Anlaşamamıza rağmen ben o araca biniyorum. Yahu bir tünel yapıyorsun yol desen yol değil, delik deşik, arabalar 10 km. ile konvoy halinde gidiyor. Bir ışık koy da kardeşim önümüzü görelim. Bir de havasız ki off.. Kamyonun içi zaten osuruk kokuyor! Len tünelde gebermiyelim derken kamyonun içinde havasızlıktan geberecez. Bisikletçilerin mide iyi çalışır. Adamların kokusunu ne çekecem, ben de osuruyorum, oh mis onlar benimkini koklasın.

    Tünel girişi 2800 metrede. Belki içinde bir yüz metre daha tırmanmışımdır o kadar. Tünel çıkısında muhteşem bir manzara var ama yola bir bakıyorsun yol yok. Kamyondan iniyorum, bisikleti tekrar yüklüyorum.

    Ee her rampanın bir inişi vardır, bu rampadan inmek inanılmaz zevkli olacak belli. Birkaç kilometre iniyorum 2 cant teli birden kırılıyor. Bu yola bu cant nasıl dayanacak diye düşünürken, elimde sadece bir cant teli kaldığını görüyorum. İşte şimdi hapı yuttuk. İneceğim yolu görüyorum, imkanı yok inmez dağılır giderim. Hemen bir ayar yapıyorum biraz gidiyorum ama yok yok.. Bu şekilde inemem yoksa daha büyük hasar olacak belli. Yoldan geçen bir aracı durduruyorum. Durdurduğum araç bir taksi çıkıyor. Duşanbe şehrine bisikletim ve benim için 100 somon istiyor. 1 dolar 4.4 somon yapıyor. Çok pahalı diyip binmiyorum. Türkiye ile kıyaslarsanız aslında bir para değil ama burada pahalı geliyor nedense bu fiyatlar. Başka bir araç durduruyorum o da aynı parayı isteyince demek ki fiyatı bu buraların diyip bisikleti bagajına atıyorum ve bu güzelim yokuşu Duşanbeye kadar araç içinde geçiriyorum. Tırmanışı yap ama inişini yapama işte bu fena koyuyor.. İnene kadar fren papuçlarımı kesinlikle bitirirdim hatta yenilerini bile takabilirdim.

    Duşanbe şehrine 10 km. kala yol düzeliyor. Gişelere geliyoruz bu ne diyorum, otobana giricez diyor. Vay anasını yol olmayan bu ülkede otobanı mı var? Neyse giriyoruz otobana, tamam asfalt güzel de otoban ne zaman başlıyor? Tek şerit yol, karşıdan da araçlar geliyor gidiş geliş şeklinde, ee otoban nerde diyorum. Bu bizim otobanımız diyor şöför. Hadi len bunun için mi para veriyorsunuz?

    Yol boyunca sol tarafımda akan nehrin çevresinde havuzlar ve güzel villalar gözükmeye başlıyor. Bisiklete biniyor olsaydım kesinlikle bir tanesinde durup yüzerdim. Neyse şehrin içine giriyoruz.

    Duşanbe tamamı ile ağaçlarla kaplı bir şehir. Beton binaları bu yeşillik çok güzel kapamış. Hala elektirikle çalışan otobüsler kullanılıyor. Çevre bilincinden olduğunu sanmıyorum fakat gene de görüntü çok güzel.

    Bu gezginlerin kullandığı bir kitap var: Center Asia, Lonely Planet. Bu kitap ülke ülke, şehir şehir hatta hatta köy köy nerde ne var ne kadar kalıyorsun ne kadara yemek yiyorsun, nerde tuvalete gidiyorsun hepsini yazmış. Benim gibi Anadolu çocuğunun elinde bundan olur mu? Olmaz tabi. Rota belli mi belli, tamamdır devam diyip yola çıkmıştım..

    devam ediyor

  6. #26
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..

    ...
    Şimdi bu şehirde bu bisikletçi tayfası kimin evinde kalıyor bulmak lazım. Kimin evi diyorum çünkü ev sahipleri odalarını gezginlere kiralıyorlar. Bu odalarını kiralayan evler de aha bu kitabın içinde yazıyor. Bir adres almıştım oraya gittim ama kime
    sorsam bilmiyor o adresi. Şöföre beni Türk elçiliğine götürmesini rica ettim.

    Yolda elçiliğe doğru ilerlerken ahanda bir bisikletli saç sakal birbirine karışmış! Şu adamı geç biraz ilerde dur dedım şöföre, şöför de durdu. Len bir de rusça bilsem neler olacak siz düşünün artık. Herif dediğimi yaptı. Arabadan indim, bisikletin önüne geçtim, durması için el kol yapıyorum. Biraz şaşırmış bir şekilde duruyor. Kendimi tanıtıyorum, bisikletimi gösteriyorum, sorunu anlatıyorum bir de kalacak yer lazım diyorum. Bir evde kaldığını ama 3 odasının da dolu olduğunu söylüyor. Tam bu sırada yanımızda bir bisikletli daha duruyor. Polonyo'dan Boghdan. Ona da aynı şeyleri anlatıyorum. Gel diyor ben bir evde kalıyorum tek başıma, oda da geniş, yarı yarıya paylaşırız diyor. 10 dolar odanın kirası sen 5 verirsin ben 5 tamamdır diyor. Beraber eve doğru gidiyoruz. Yolda da kendisi ile sohbet ediyorum. Çin'den başlamış, Avrupa'ya Polonya'ya doğru gidiyormuş. Detaylı detaylı sohbet ederken pat benim zincir kopuyor. Hiç uğraşmıyoruz topatlıyorum zinciri yürüyerek eve gidiyoruz.

    Ev sahibipleri ile tanışıyorum, tatlı bir aile. Kişi başı 10 dolar artı yemek diyorlar, eh itiraz edecek bir durumumuz yok kabul ediyoruz. Üstelik evin kızı da Türk okulunda okumuş, Türkçe konuşuyor. Şehir hakkında ondan bilgi alıyorum ne nerde söylüyor bana. Eşyaları boşaltırken bir tane Rubena dış lastığimiin araçta düştüğünü fark ediyorum. Bu kötü oldu işte.. Geriye bir yedek lastiğim kalmış oluyordu. Ertesi gün şehir pazarına gitmem gerekecekti. Boghdan'ın elinde de Lonely Planet vardı. Hemen kitabı alıp bizimkilerin nerde konakladığına bakıyorum. Akşam yemeğinden sonra hemen uyuyorum, o kadar yorulmuşum ki artık ayaklarım beni taşımıyor.

    Sabah erkenden kalkıp bisikletin zincirini yapıyorum. Tam hareket edeceğim, bir aksilik var gitmiyor bisiklet. Ön fren sisteminde ayar için kullandığımız minik vida düşmüş. Haydaaaaaaaaaaa len şimdi onu nerden bulacağım? Ön freni iptal ediyorum. En büyük pazarın nerde olduğunu öğrenip ilk iş olarak oraya gidiyorum.

    Ülkede bisikletçi falan yok, o yüzden pazardan bulup kendin yapacaksın her şeyi. Ben de pazardan her şeyi buluyorum ve kendim yapıyorum. Sonra Türk elçiliğine gidiyorum. 3. Katibimiz Mustafa bey ile tanışıyorum. Kendisi defalarca bana ulaşmaya çalışmış ama başarılı olamamış.

    Burada bir detay girmek istiyorum. Türkiye'de aldığım ve bu yol için kullanmayı planladığım vodofone hattımın faturası 1500 lira gelince yerel hatları kullanmaya başladım. Peki neden 1500 geldi. Issız bir yerde gidiyorsunuz, tek güvenceniz de gpsiniz diyelim (bu benim hatam, harita kesinlikle olmalı işte bu da bir tecrübe) bir boylam çizgisinden sonra gpsin üzerindeki yol ve şehirler biranda gidiyor. Bir yol ayrımına geliyorsunuz tabela yok, harita yok, gps çalışmıyor. Uydu telefonundan Türkiye'deki garmin bayisini aradım. Bay Tekin elektronik. Kendilerine yurt dışında olduğumu, uydu telefonundan aradığımı, durumumu anlattım ve bana geri dönmelerini isteyip telefonu kapadım. 15 dk. bekledikten sonra tekrar aradım, neden geri dönmediklerini sordum. Efendim şu anda tüm çalışanlarımız meşgul o yüzden geri dönemiyoruz, ben yardımcı olayım size demez mi! Len gerizekalı kadın, sana uydu telefonundan aradığımı söylüyorum. Ses tonumu yükselterek ve biraz da tehditkar konuşarak hemen geri dönmelerini söyledim, telefonu kapadım. 5 dk sonra bır yetkili döndü. Durumu anlattım. İmkansız diyor. Len ne imkansızı, işte gözükmüyor yol koordinatımı veriyorum, kendisi bilgisayarda görüyormuş. Len İstanbul'da olsam yemin ederim mekana gidip birilerini geberticem. Bilgisayardan bana ne, makinada gözükmüyor! Bilgileri kaydedip cihaza reset atmamı söylüyor. 42 derece sıcaklıkta çölün ortasında uğraştığım işlere bak. Neticede reset de atılıyor, olmuyor. Bu sefer de güncellemeler eksik diyor. Hangi yolu kullanacağımı söyleyip telefonu kapatıyor. Bu konuşmanın bedeli de bu. Ulan ben o paraya 2 ülke geçiyorum nerdeyse. Garmin kullanan tüm arkadaşlar, hepinizin gpsinde aynı olay mevcut. Türkmenistanı geçtikten sonra ana yol şebekesini kaybedeceksiniz. Tabı eğer farklı bir harita kullanmıyorsanız. Ben bu sorunumu once Benjamin'in haritalarını yükleyerek hallettim ama sınırlı bir bölgeyi gösteriyordu bu haritalar. Sonra da Tacikistanda Khrog'da konaklarken motorsikleti ile dünya turuna çıkan Bartın'ın garmininden çektiğim genel dünya haritası ile tamamını çözdüm.

    Elçiliğimizdeki muhabbete geri dönüyorum. Bana şehrin en büyük pazarının nerede olduğunu söylediler, oradan eksiklerimi alabileceğim söylendi. Onun yanı sıra Klob'daki Türk okulunda konaklamam için de ön konuşmalar yapıldı.

    Sonra kitabı açıp su bizimkilerin konakladığı yeri bir bulayim dedim. Kitapdaki tarifler olmasa cidden sokak adresi ile kaldıkları yeri bulmak çok zor. Neticede ben buluyorum kapıdan içeri giriyorum. Bir çığlık atıyoruz, herkes birbirine sarılıyor. Güzel bir olay bu. Kısa bir sürede bu insanlarla iyi arkadaşlık dostluk kurmak, birbirini gördüğünde cidden sevinmek güzel. Aylardır yalnız seyahat ettiğim için bu tür bir yol arkadaşlıgı benim için de çok güzeldi.

    Ara bölgede neler yaşadığımı anlatıyorum. Sonrasında da yola ne zaman çıkacağımız konuşuluyor. Benjamin, Loura, Terry ve Elena biz beraber yola çıkacağız. O gün orda tanıştığım ama Azerbaycan'da benim önümde giden Malezeya'lı çift Young ve Choung 3 gün sonra yola çıkıp kuzey yolunu kullanacaklar. Aynı şekilde Slovakya'dan Matheuw da kız arkadaşını bekledıgındne o da 3 gün sonra yola çıkıp kuzey yolunu kullanacak. Kuzey yolu Khrog'a daha kısa fakat güney yoluna göre çok daha bozuk, hiç asfalt yok. Güney yolunda en azından 50 km. asfaltta gidiyorsun. 50 km. bişey değil demeyin, o 50 km. o kadar iyi geldi ki sonrasında.. Bu arada Kanada'lı Nathan hala Özbekistan'da geziyor. Türk lokantası bulduğumu söyledim, gruptaki herkes Türk yemeklerine bayılıyor. Ertesi gün öğlen yemeğine oraya gitme kararı aldık. Ben hava kararmadan kaldığım yere dönmek için yanlarından ayrıldım.

    Ertesi gün Merve restaurantın önünde buluştuk. Ben ev sahibi ile muhabbete daldığımdan biraz geç kaldım, herkes kapının önünde beni bekliyormuş. Camın hemen yanındaki masa bana seslendi. Dostum bakar mısın Türk müsün sen diye? Evet dedim. Masadaki herkes ayağa kalkıp, seninle gurur duyoruz dedi, hepsi elimi sıkmaya başladı. Ben gelmeden önce muhabbet ediyorlarmış, ulan yabancıların hepsi dünyayı geziyor bizden bunu yapan adam zor çıkar demişler. Arkada Türk bayrağı ile ben gelmişim mekana. Türkiye'den bisikletle geldiğime inanmakta biraz zorlansalar da Tacikistan'ı metre metre anlatınca inandılar. Arkadaşların Türk yemeğini çok sevdiğini, hepsinin Türkiye'de en az bir ay geçirdiğini söyleyip, o yüzden de buraya getirdiğimi söylüyorum. Konuştuğum kişi meğersem oranın işletme müdürüymüş. Merve Kafe Duşanbe'nin Rustaki caddesinde bulunuyor. Bir de Merve restoran varmış o da buraya 300 metre uzaklıktaymış. Tüm Türk yemeklerini orada bulmak mümkün. Öğlen ve akşam saatinde kafede yer bulmak imkansız, çok kalabalık. Yerel halk da buranın yemeklerine bayılıyor belli ki. Herkes özlediği yemeklerin siparişini veriyor. Bol yoğurtlu iskender üstünede baklava ve bir litre de ayran içiyorum ben. Hepimiz çok mutluyuz çünkü uzun bir aradan sonra ilk defa düzgün bir yemek yiyoruz. Yemekler bittikten sonra hepsinin hayran olduğu Türk kahveleri söyleniyor. Ardında toparlanıp şehirde gezinmek için hareket ediyoruz. Tam dışarı çıkıp bisikletlerimizle pedallayacakken mekanın sahibi Ahmet bey geliyor, benimle tanışıyor ve herkesi buraya getirdiğim için teşekkür ediyor. Akşam yemeği için tüm grubu Merve restorana davet ediyor. Hepimiz mutlu oluyoruz ve teşekkür ediyoruz. Bisikletimin arkasında Türk bayrağını ve Atılım Üniversitesi'nin bayrağını görüyor. Önce üniversitenin bu yolculuğa sponsor olduğunu söylüyorum, helal olsun onlara da diyor. Ardından rotamı soruyor. Kırgızistan diyince Türk'lere de saldırıldığını biliyoruz, arkadan bayrak biraz zor olacak ne yapacaksın diyor. "Ahmet Bey, ben o bayrağı 3800 km. dir sadece bakım yaptıgım esnalarda söktüm, şimdi savaş var diye de çıkartmam." diyince o zaman sana da helal olsun diyip akşama beklediğini söylüyor.

    Günün içinde eksikliklerimizi halledip alışverişimizi yapıp akşam hep birlikte Merve restorana gidiyoruz. O kadar güzel ağırlanıyoruz ki Polonya'lı Boghdan "ben hayatımda bu kadar güzel yemekler yemedim, kesinlikle Türkiye'ye gideceğim" diyor. Dur bekle ben döneyim de birlikte gezeriz diyorum. Muhteşem muhabbet ve akşam yemeğinden sonra da herkes evlerine dağlıyor. Sabah yola çıkılacak.

    Sabah kahvaltımı yapmak için ben Merve kafeye gidiyorum. Zaten buluşma noktamız da orası. Ballı tereyağlı yumurtalı beyaz peynirli muhteşem kahvaltımdan sonra da herkes geliyor ve yola çıkıyoruz.

    Şehir içinden çıkmak cidden ızdıraplı. Araçlar, insanlar, korna sesleri. Bir an önce uzaklaşmak için herkes hızlıca pedallıyor. 5-6 km sonra şehrin dışına çıkıyoruz. Yolda çalışma olduğundan stabilize bir yolda gidiyoruz. Yandan geçen araçlardan taş fırlıyor, gözlüğümü ve kaskımı takıyorum hemen.

    Şehirden uzaklaştıkça daha fazla yeşillin içine gömülüyoruz. Sırasıyla da rampalar başlıyor. Duşanbe'ye gidene kadar artık hepimiz alışıyoruz bu ülkenin rampalarına, o yüzden karşımıza ne çıksa hazırlıklıyız. Herkes enerjisini çok iyi kullanıyor.

    Önce 420 metreden 2100'e tırmanıyoruz. Duşanbe'yi ve çevresindeki şehirleri tepeden görüyoruz hemen bir kare alıyorum. Ardından inişe geçiyoruz yol asfaltken bir anda bozuluyor, büyük büyük kayalar, kum birikintileri.. O dik yokuşta o ağırlıklarla inmek cidden zor oluyor. Bisikletteki titreşimlerden bir süre sonra sol tarafdaki çantamın plastik kelepçeleri kopuyor. Demirleri neyse ki var diyorum ama yokuş bittikten sonra yapmak istiyorum, arkaya koyuyorum. İşte bu da bir tecrübe, orada hemen yapacaksın. Yokuştan aşağı inerken arkadaki ağırlığa dayanamayan cant tellerinin üçü kırılıyor. O tozun toprağın içinde de halledemeyeceğimden çok ağır ve yavaş bir şekilde aşağıya kadar iniyorum. Bu arada aşağı doğru inerken arkamdaki Türk bayrağını gören bir araç yavaşlıyor, benle sohbete başlıyor. Türklerle çalışan bir iş adamı. Türkçe konuşuyoruz. Ertesi gün Dangara şehrinde kendilerinin düğünü varmış beni ve arkadaşlarımı oraya davet ediyor. Ben de kabul ediyorum. Telefonunu veriyor sonra da yoluna devam ediyor. Yokuş sonuna vardığımda aynı araç sahibinin Elena ve Terry ile konuştuğunu görüyorum. Ben de yanlarına katılıyorum. Ertesi gün Dangara'da buluşuruz diyoruz. Bulunduğumuz yerden 50 km uzaklıkta. Ben bisikletin durumunu anlatıyorum bizimkilere, hemen bir kamp yeri buluyoruz. Hava karardığından önce yemeklerimizi yiyoruz. Bisikletle de yarın sabah ilgilenirim artık diyip yatıyorum.

    Sabah ilk iş olarak çantaları hallediyorum, eskisinden daha sağlam oluyor. Sonra bisikletin yanına gidiyorum.. Cant tamamı ile eğilmiş, tekerlek 8 çiziyor. Sonra da fark ediyorum ki 4 tel kırılmış. Tellerin ikisini takabiliyorum diğer ikisi dişlilerin olduğu tarafdan takılıyor fakat bende o dişlilerin kilidini açacak anahtar yok. Terry geliyor, durumu anlatıyorum. Aynı anahtarın kendisine de lazım olduğunu, kaybettiğini söylüyor. Benjamin ve Loura'nın bisikletinde zaten bu anahtara ihtiyaç yok, dişliler göbekte ve saklanmış durumda. Alıyoruz elimize çekici ve tornavidayı, kilidi açmaya çalışıyoruz, açılmıyor. Tekerleği yerinden çıkartıp 1 km. gerideki şehre gidiyorum ben. Ordaki tamirhanede açmayı deniyoruz açılmıyor. Tamirhanenin sahibi beni şehir merkezinbdeki pazara götürüyor, belki orda ona uygun anahtar buluruz diye fakat orda da o anahtar çıkmıyor. Tek bir çare kaldı Duşanbe'ye geri dönmek.. Bisikletin yanına gidip takım taklavatı topluyorum. Gruba da siz yolunuza devam edin ben sizi Dangara'da yakalarım diyorum. Her ihtimale karşı tüm eşyalarımı toplayıp araca koyuyorum.

    Duşanbede bu kilidi açacak anahtar bulamazsam Türkiye'den sipariş verip bekleyeceğim. Bisikletle geldiğim 70 km.yi araçla geri dönüyorum. Hemen en büyük pazara gidiyoruz şehir içindeki. Duşanbe inanılmaz sıcak. Güneşin altında o kilidi açacak parça arıyorum. En sonunda buluyorum bir tamircide. Kilidi açıyoruz, bu sefer de elimde kalan son cant telleri maalesef oraya uygun değil, hepsi büyük! Pense ile ucunu büküp tekrar deniyorum bu sefer oluyor… Ee ne yapayım başka yol yok, cantı da çekiçle düzelttikten sonra başlıyorum akort ayarına. Sanırım 1 saatimi alıyor ama sonunda gayet iyi oluyor. Her hangi bir eğriik yok. Araca bisikleti geri yüklüyorum, doğru Dangara'ya. Yolda bizimkileri görürüm diye umuyorum ama Dangara'ya kadar maalesef onları göremiyorum. Acaba vardılar mı diyorum ama imkansız, yol zaten kötü, bu kadar hızlı olamazlar. Sanırım mola verdikleri bir yerde ben yanlarından geçtim ve görmedim. Ben Dangara'ya varıyorum. Dün tanıştığımız Alkay Bey'in telefonunu arıyorum, kendisi çok meşgul oldugunu, hemen kardeşi Enver'i bulunduğum yere göndereceğini söylüyor. 5 dk. içinde de Enver yanıma geliyor. Enver'de çok güzel Türkçe konuşuyor. Türk okulundan mezun olmuş. Evlerine kadar sohbet ediyoruz. Eşyalarımı aracından çıkartıyorum, tüm ev halkı toplanıyor. Kalabalık bir aile. Bisikleti topladıktan sonra bana bir sofra kuruluyor. Yemeğimi yiyorum ve gelen herkesle sohbet ediyorum. Enver tercüman oluyor. Onlar soruyor ben cevaplıyorum. Konudan konuya atlıyoruz. Türkiye hakkında cok soru geliyor, teker teker cevaplıyorum. Hepsinin hayalinde Türkiye'ye gitmek var, bunu anlıyorum.

    Grubu merak ediyorum, acaba nerdeler.. Enver'den rica ediyorum, bir şehre inip bisikletli birilerini görüp görmediklerini sorabilir miyiz dıyorum. Şehir girişindeki markete gidiyoruz. Şimdi buradan geçtiler, benzinlikteler diyor market sahibi. Hemen benzinliğe gidiyoruz. Arabanın içinde beni görünce şaşırıyorlar. Çok yavaşsınız diyip dalga geçıyorum. Yolda neden görmediğimi soruyorum, kuytu bir yerde öğlen yemeği yediklerini o yüzden göremedigimi söylüyorlar. Hepsi toz toprak içinde, hadi gelin iyi bir duş ve yemek var diyip arabanın arkasına takıyorum hepsini. Eve doğru gidiyoruz,
    güzel bir duş ve yemekten sonra giyinip, hep beraber akşamki düğüne gidiyoruz.

    Büyüklerin, ev sahibinin gelinin babasinin oturduğu masada bize de yer ayrılmış. Kalabalık bir düğün, 200 kişi var nerdeyse. Terry ne kadar kalabalık bir düğün diyor. Enver ekliyor, düğünlere en fazla 250 kişi davet edilebiliyor, fazlası yasak diyor. Alla alla niye yasak? diyoruz. Eskiden binlerce kişi katılırmış, çok deli paralar harcanırmış düğünlere. Devlet, israf diye bu tarz düğünleri yasaklamış. İnsanlar borçla, kredi ile düğün yapıyorlar, sonrasında ödeyemiyorlar diye yasak gelmiş. Mantıklı bir yasak diyoruz.

    Ortam ve yemekler güzel, üstüne çıkıp dans da ediyoruz, fotolar videolar çekiyoruz. Bizler için değişik ve eğlenceli bir gece oluyor. Akşam da Enver'in amcasının evinde verandada hep birlikte yatıyoruz. Hava sıcak olduğundan içerde yatmaktansa dışarıyı tercih ediyoruz.

    Sabah erkenden kalkılıyor. Güzel bir kahvaltı hazırlanmış bizlerı bekliyor. Ne ara kalktılar da kahvaltıyı hazırladılar? Saat zaten 6 kardeşim alla alla. Neyse karnımız doyduktan sonra herkesle vedalaşıp yolumuza devap ediyoruz. Çoğunlukla asfalt ve düz bir yolda gidiyoruz o yüzden keyfimiz gayet yerinde. Öğlene doğru hava sıcaklığı artmaya başlıyor. 400 ile 700 lob'a yaklaştığımız bir noktada Polonya'lı iki motorsiklet yanımızda durdu. Karı koca dünya turuna çıkmışlar ikisi de genç, çekmişler altlarına KTM'leri geziyorlar. Valla kıza helal olsun dedim. Gerçi Elena ve Loura'ya 10 katı helal olsun diyorum. İnanılmaz dayanıklılar, cidden kolay bir yol değil. Terry ve Elena yola çıkalı 15 ay olmuş, Benjamin ve Loura 14 ay olmuş. Benim de 4! Toy kalıyorum yanlarında. Gezgin muhabbeti yaptıktan sonra bu cıftle, motorlarına atlayıp gidiyorlar. Biz de Klob'daki Türk okuluna konaklamaya gidiyoruz. Okulun müdürünün önceden geleceğimizden haberi vardı. Okulda çok güzel ağırlanıyoruz. Tabi ki gençler birşeyler öğrenmek istiyorlar ama inanın onlar soru sorarken ben uyudum uyuyacaktım nerdeyse.. Nasıl yorgunuz hepimiz. Terry soruları biraz biraz cevaplıyor. Sonra da durumu izah edip hepsinden özür dileyerek odamıza çekilip uyuyoruz. Sabah onları rahatsız etmeden kahvaltımızı yapıp yolumuza devam ediyoruz.

    Klob'dan 25 kilometre sonra artık yoldan eser kalmıyor. Kepçe bir kere geçmiş, yolu açmış, sonrasını araçlar yapmış. Rezalet bir yol, hem tırmanışta hem de inişte bizleri çok zorluyor. 520 metreden 2000'e tırmanış yapıyoruz gene. Artık tırmandık mı, orda kalalım. Yahu inmek istemiyorum aşağıya! Ya hep tırmanalım ya da hiç tırmanmayalım.
    Yahu insan gibi değil ki tırmanışlar.. %16 eğim gördük, zaten nerdeyse çoğunluğu %8 ile %12 arasında bu tırmanıslardaki eğimlerin. Bu tırmanışlar sırasında ortalama 10 defa mola veriyoruz, yaklaşık olarak da 5 saatımizi alıyor belki 6.. Biraz fazla gelebilir fakat yol asfalt olmadığından ve yük konusunda herkesin hatrı sayılır bir ağırlıgı olduğundan ancak tamamlıyoruz.

    Bu arada ben arka lastiklerimi değiştirip Rubena'nın dişlilerini kullanmaya başladım böylelikle yola daha iyi tutunabiliyorum. Bu uzun inişler çıkışlar sonunda öyle güzel bir noktaya geldik ki. Yukarıdan Panju nehrini ve Afganistan'ı görüyorduk. Bu manzaranın olduğu alanda çadırlarımız için de çok güzel bir yer bulduk. Çadırlarımızı kurduktan sonra kendimize çok güzel bir sofra hazırladık. Yediğim en güzel yemeklerden biriydi bu yemek. Belki günün yorgunluğundan belki de bu muhteşem manzaradan.. Gece dolunay vardı. Çadırın içinden dolunayın Afganistan sınırından doğuşunu seyrettim. Sonra da geldiğim yolu ve tanıştığım insanları teker teker hatırlayıp anmaya başladım sonra da uykuya dalmışım.

    Sabah güneş çadırın içini bir anda hamama çevirdi. Kalktığımda Elena ve Loura kahvaltıyı hazırlıyordu, ben de yardım edilecek bir şey var mı diye baktım ama her şey hazırdı. Kahvaltıdan sonra çadırlarımızı toplayıp yola koyulduk.

    Güne yokuş aşağı inerek başlamak güzeldi, her ne kadar yol bozuk olsa da iyi gelmişti. Bu arada artık arka frenleri değiştirme zamanı da gelmişti. Türkiye'den buraya kadar dayanmışlardı 4000 km. devirmişti bu fren papuçları. Son günlerdeki inişler çıkışlar bana çok fren kullandırttı. Paju nehrinin yanında gitmeye başladık. Bu nehir Afganistan'la Tacikistan'ı birbirinden ayırıyordu. Yolda giderken Afgan tarafından çocuklar bize seslenip el sallıyorlardı.

    Afgan tarafında nehrin yanında bulunan yol tam bir patika yolu, belki iki insan yan yana yürüyebilir üçüncüsü yürüyemez. Bu arada öyle bir alana giriyoruz ki ortada delice akan bir nehir var. Sağımız ve solumuzda yüksek dağlar, arada kalıyoruz. Yer yer gps uydu bağlantısını kaybetmeye başlıyor. Yanımızdan jeepler ve kamyonlar geçerken ortalık öyle bir toz oluyor ki önümüzü göremiyoruz. Yol boyunca lastiği patlayan kamyon ve araç görmek mümkün.

    Ufak ufak tepeleri inip çıkarken önde Benjamin'i görüyorum, yanında da 3 asker. Teker teker biz de Benjamin'in yanında duruyoruz. Askerler pasaportlarımıza bakmak istiyorlar. Çıkartıp pasaportlarımızı veriyoruz. Gelişi güzel pasaportlara baktıktan sonra bagjlarımızı görmek istiyorlar. Terry buna hakkınız yok göstermem, pasaportumu geri ver diye ingilizce konuşuyor da bu herifler rusçadan başka bir dil bilmiyorlar. Benim Türk olduğumu öğrenince Özbekçe biliyor musun diyor. Türkçe biliyorum dedim. Eğer her birimize 50 somoni vermezseniz buradan geçemezsiniz, geri dönmek zorundasınız diyor. Hasiktir lan diyorum bir halt anlamıyor tabi. Bizimkilere durumu anlatıyorum. Elena herifin suratına doğru öyle bir #OOPS#kkkkkkkk!!! diyor ki yemin ederim yankı yapıyor o vadinin içinde, nehri bastırıyor. Terry bisikleti kenara çekiyor gitmiyorum bir yere hadi alsınlar da göriyim o parayı diyor. Ben elçiliği aramak istiyorum ama öyle bir yerde durdurmuşlar ki gps bile çalışmıyor. 30 dk. boyunca verirsin vermezsin kavgası yapılıyor. Geri gidiyoruz biz, pasaportlarımızı verin diyorum, silahları üzerimize doğrultuyorlar. Ulan düpe düz eşkiyalık Tacikistan askerlerinin yaptığı! Adamların elleri titriyor bu arada, artık ne ıçtilerse.. 10 somani çıkartıyorum önce pasaportları verin sonra 10 somaniyi verecem size diyorum. Hayır diyor her birimiz için 10 vereceksin. 2.5 dolar ediyor bu arada 10 somoni. Tamam ver pasaportları önce diyorum. Herkesinkini veriyor, bir tek Terry'ninki kalıyor. Parayı verdiğim falan yok, sadece pasaportları geri almak için böyle bir yola başvurdum ama Terry'nin pasaportu kaldı. Parayı ver yoksa pasaportu vermem sizi de buradan geçirmem diye bağırıp duruyor göt herif. Tam bu arada yokuşun başında bir araç beliriyor. Oh be sonunda biri geçiyor diyoruz. Şansa bak ki araç Birleşmiş Milletler aracı! Hemen arabayı durduruyoruz, durumu anlatıyorum. Bizden para isteyen asker bu sefer, yok biz rutin kontrol yapıyorduk diyor, pasaportu hemen elinden alıyoruz ve oradan uzaklaşıyoruz. Bu arada araçta askerlerle konuşuyor. Ben hızlı olmalarını söylüyorum. Len bu heriflerin ne yapacakları belli olmaz şimdi onları göt ettik diye mevzi alıp ateş de açabilirler. Gebersen orada defnedilene kadar kokarsın o kadarını söyleyeyim.

    Bozuk yolda akşama kadar pedallıyoruz. Yer yer insanlar Türk bayrağımı görünce hey Türk diye sesleniyorlar. Bu insanların çoğu burada yol inşaatına başlayıp, devlet paralarını ödemeyince giden Türk firmasının eski çalışanları. Gene böyle aradan bir yerden seslendiler aa bir bakıyoruz çay evi. Süper bir kamp alanı, tamamen ağaçlık hemen yanından pırıl pırıl tertemiz akan nehir. İnsanlarla sohbete başlıyorum ben. İçerde İranlı Türklerle de karşılaşıyorum. Bizimkiler, "gene Türkler, her yerde inanılır gibi değil!" diyorlar benim Türkçe konuştuğumu görünce.

    Terry ben duşa gidiyorum diyor, dur ben de geliyorum nereye gidiyorsun diye soruyorum. Nehreee diyor. Len o su buz gibi, iyi iyi diyip geçiştiriyor. Akşam böyle uyumamın imkanı yok toz toprak her yanım. Ben de nehre iniyorum. Sığ ama delice akan bir nehir. Sağlam bir yerlere basmazsan seni aldığı gibi Panju nehrine karıştırır sonra da parçalarını Özbekistan'dan toplarlar. Ulan zaten yaptığım her şey deli işi, bundan mu çekinecem? Sağlam adımlarla nehrin ortasına kadar ilerliyoruz. Şok havuzu bunun yanında sıcak kalıyor arkadaş! Bu ne yahu nasıl bir soğuk, yanmaya başlıyor bacaklarım soğuktan. Elimle suyu hızlıca alıp üzerime çarpıyorum, çığlık atmazsan olmaz nasıl bağrıyoruz. Hemen şampuanlanıyoruz. Baktım olacak gibi değil, bir çırpıda bitsin diye dizlerimin üzerine çöküyorum ve akan suyun altına giriyorum. 3 veya 4 saniye kalabiliyorum sonra hızlı ama sağlam adımlarla nehrin dışına çıkıyorum. Soğuktan dişler birbirine vurur ya, o aşamayı geçmişiz ağzım kitlendi açamıyorum salak salak şekilden şekle giriyor haha. Kar suyunda zaten hava da soğuk duşmu aboww. Kamp alanına dönene kadar kendime geliyorum, bu sefer de kendimi o kadar zinde hissediyorum ki! Ulan sanki gençlik iksirinin içine girdik, yenilendik çıktık gibi süper bir duyguydu. Akşam da yemekten sonra çok güzel uyumuşum.

    Sabah kimsenin kalkmaya gitmeye niyeti yok. Mekan güzel olunca böyle oluyor. Daha çok güzel yerlerde kamp atacağız bunu hepimiz biliyoruz. Yola koyuluyoruz 8 gibi. Yol gene her zamanki gibi kötü. Bir ara asfalt görüyoruz sonra gene toz toprak aynı yol. İnişler çıkışlar derken Elena fenalaşıyor, yeter dinlenelim artık diyor ve bırakıyoruz. Benjamin genellikle hep önde oluyor ve temposu kızlara göre cok hızlı. Bir an önce gideceğimiz yere varmak istiyor. Aslında ben de yalnızken bunu yaparım ama güzel bir yer, iyi bir lokanta, foto çekilecek bir şeyler görürsem ben dururum. Benjamin'de bu yok! Özbekistan'da onlarla birlikte yol alırken bunu fark ettim. Ben hiç öne geçmiyorum. Aylardır tek başıma gezdiğim için grup kavramı pek yok bende, gruptan kopuyorum. Arkadan gelmek güzel böyle kalabalık olunca, rüzgarı da kesiyorlar. Sağa sola bakına bakına yol alarak ilerliyorum ben de. Afganistan'daki bir yerleşim yeri dikkatlerini çekiyor, çıkartıyorlar fotoları, şu açıdan bu açıdan çekip duruyorlar. Alla alla ben de bakiyorum köye, bana ilginç gelen hiç bir yanı yok?
    Benjamin "şu ana kadar gördügüm en enteresan yerleşim yeri" diyor. Allaaa allaaaa nesi enteresan bu yerleşim yerinin diye soruyorum. Gürkan baksana, adamlar kayaların tepelerine ev yapmışlar, nasıl yapmışlar onları oraya falan diyor. Ulan gel bizim Ankara'da bunlardan dolu var, kayaların uçurumların dibinde bir dolu gecekondu var, aynı manzara hiç bir farkı yok benim için! Ama adam bunları İsveç'de görmediği için farklı tabii. Zaten bu ülkelerde onlara çoğunlukla çok enteresan veya ilginç gelen şeyler bana pek de enteresan gelmiyor.

    Akşama doğru Kalaykum şehrine varıyoruz. Şehre girer girmez polis karakolunda işlemlerimizi yapıyoruz. Bu arada bir polis Loura ve Elena'nın fotoğrafını çekiyor. Benjamin, ne çekiyorsun fotolarını göster ve sil hemen, o benim karım diyip polise bağırıyor. Yahu gün içinde biz elalemin binlerce fotosunu çekiyoruz, kalkıpta bize kimse bir şey diyor mu, hayır demiyor. Anlam veremiyorum bu çıkışa.. Neyse sonra bu Lonely Planet'da yazan Homestay dedikleri evlerden birini buluyoruz. Fiyat konusunda bir türlü anlaşamıyoruz, bizi kazıklamaya çalışıyorlar. Fakat o gece için yapacak bir şey yok, yarın ordan ayrılırız diyoruz. Gece hepimiz aynı odada kalıyoruz, kimler horluyor, kimler horlamıyor ortaya çıkıyor. Benim nefes alıp verdiğimi anlamazsın öyle diyim.

    Ertesi gün fiyatta anlaşamadığımızdan şehri terk ediyoruz. Yol üzerindeki ilk köyde mola veriyoruz. Bu arada nehir kenarında çok güzel bir yer farkedip tamamdır bugün de burada dinlenelim ve bisikletlere bakım yapalım dedikten sonra hemen nehrin kenarında kampımızı kuruyoruz. Köy halkı da sağ olsun bize çok yardımcı oluyorlar. 14 km. yapıp dinlenmek cidden hepimize çok iyi geliyor. Sürekli pedallamak bir yerden sonra yoruyor, bir de normal bir yolda gitmiyoruz. Nehirde duş almaya alıştığım için hemen gözlerden uzak bir yer bulup duşumu alıyorum. Sonra da bisikletimi temizliyorum. Toz, çamur, dişliler arasına sıkışmış taşlar ne ararsan var. Zinciri temizlemem zaten 2 saat sürüyor.

    Herşey bittikten sonra kamp alanına dönüyorum bizimkiler köydeki çocuklarla sohbet ediyorlar. Yarı ingilizce çat pat rusça çocukların da hoşuna gidiyor onlarla iletişim kurmamız. Evlerinden yumurta ekmek süt getiriyorlar.

    Akşam yemekleri grupta üç tane ocak olunca muhteşem oluyor. Önce çorba yapılıyor ardından ana yemek için sos hazırlanıyor. Sonrasında kahvenin veya çayın suyu ısıtılıyor. Hatta o gün ertesi sabah için krep bile hazırlanmıştı. Yemek konusunda her şey güzel, bol bol tüketiyoruz da bu bizim kilo vermemizin önüne geçmiyor. En son Türkiye'de tartılmıştım 86 kilo ile yola çıkmıştım. Tacikistan'da eğer çıktığım tartı doğru söylüyorsa 79 kiloyum. Verecek yağ da kalmadı zaten.

    Sabah erkenden yola koyulduk. Gün içinde kısa kısa molalar verip sohbetler ediyorduk. Bu arada aklımıza Nathan geldi. Yahu bu adam dün biz mola verdiğimiz için bizi görmeden geçip gitmesin dedik, ama sonra da yok iki gün sonra anca yakalar bizi dedik. Ve herif pat ağaçların arasından son sürat çıktı! Bizi farketti ama fren yaparak durması 10 metreyi buldu. Diyorum hayvan herif diye. Len bize nasıl yetiştin sen arızaaaaaa! O da, biz de çok sevindik birbirimizi tekrar gördüğümüze. Eeee 8 senedir durmadan dünyayı gezen bir bisikletçi ile bizim gibi 4 aydır veya 1 senedir gezinen gezginlerın hızları bir olacak degıl.

    O gün nedendir bilmem fena bir kırgınlık var üstümde. Gün geçtikçe de gücümü kaybediyorum. Yokuşları çıkamaz, pedal çeviremez bir duruma geldiğimde 72 km. devirmiştik. Daha fazla ilerleyemeyeceğimi, en yakın yerde kamp atmak istediğimi söylüyorum. Durumumu anlayıp hemen kamp atılıyor. Yemeğe o gün yardım edemiyorum, çadırı kurar kurmaz yatıyorum. Loura bazı ilaçlar veriyor. Elena hemen bir çorba hazırlıyor bana, Nathan da ne kadar bitki bulduysa hepsini kaynatıp içirmeye çalışıyor. Neden bir anda bu kadar kötü olduğuma anlam veremiyorum. Bir süre sonra da uykuya dalıyorum.

    Ertesi sabah daha iyi bir şekilde uyanıyorum. İyiyim fakat gene de ufak bır kırgınlık var. Pedallamaya başlayınca bir şeyim kalmaz. Bünye zaten öyle bir duruma geldi ki pedalladığım sürece hiç birşey olmuyor. Ne zaman ki duruyorum, hastaysam hastalığın şiddeti artıyor enteresan..

    Yol düzelmişti ve rüzgar arkamızdan esiyordu. Fakat bu seferde hava kapamış yağmur yağmaya başlamıştı. Yağmur ve rüzgar şiddetini arttırınca kendimizi bir otobüs durağının içine attık. En son yağmurda yolculuğu Azerbaycan'da yapmıştım. Bir anda anılar aklıma gelince bizimkilerle paylaştım. Terry ve Elena'da aynı dönemlerde Azerbaycan'da yolculuk ettiklerinden onlar da aynı yağmur dönemine yakalanmışlardı, onlar da anlatmaya başladılar. Herkes ordan buradan bir anı anlatınca zaman geçti ve yağmur da durdu.

    Yola tekrar koyulduğumuzda Nathan bisikletlerle şu noktadan şu noktaya ayağı yere deydirmeden kim en yavaş gidecek hadi bakalım, deyip bir oyun başlattı. Bıraktık şehre ulaşmayı oyun oynamaya başladık.

    Khorog şehrine iniş çıkışlardan sonra varıyorsun. Havalimanında askerler kung fu çalışıyorlar, onları görüyoruz. Bu şehir ülkenin başkenti, Duşanbe'den sonra ikinci sırada geliyor büyüklük olarak. Şehirde çok rahat ingilizce konuşan insanlar bulmak mümkün. İki tane üniversitesi, restoranları, bankası, internet kafeleri olan bir şehir. Yol gösterici kitabımız Lonely Planet, Pamir Lounge adında bır otelden bahsediyor. Benjamin elinde gps, önünde kitap burayı bulmaya çalışıyor. Len birine soralım ya, ne cadde cadde arıyoruz. Gene Samarkand'daki gibi kimseye sormuyor etmiyor ve yanlış yola sokup bizi boş yere pedallatıyor. Terry birine soruyor, az buçuk tarif alıp öne ben geçiyorum, sağa sola sora sora kalacağımız yere ulaşıyoruz.
    Mekan güzel, 5 odası var, hepsi dolu. Benjamin, Loura ve Nathan mekanın bahçesine çadır kuruyorlar. Terry, Elena ve ben verandada yatmayı tercih ediyoruz. Hava soğuk ama kalın giyinip tulumların içine girdik mi birşey olmaz diyoruz.

    Yolculuğa başladığım ilk günlerdeki konaklama şekli ile geçen süreç içindekı konaklama şeklime bakınca büyük fark olduğunu görüyorum. İyicene sefilleri oynayıp kapıların önünde yatmaya başlıyorum. Tabii ki böyle büyük şehirlere geldin mi iyi yemek yiyip, sıcak duşun olduğu, yerde yatmayacağım otellerde kalmayı ben de çok isterdim. Fakat bütçem maalesef bu tür lükslere yetecek kadar çok değil. Japonya'ya varmak için olabildiğince az harcamaya çaba gösteriyorum.

    Khrog'da bir akşam Terry, Elena, Nathan ve ben yürüyüşe çıkıyoruz. Ara sokaklara girip nehre ulaşmaya çalışıyoruz. Zayıf sokak aydınlatmaları bir süre sonra kesiliyor. Nathan dolunayda nehri seyredebileceğimiz çok güzel bir yer buluyor. Hep beraber oturup delice akan Panju nehrine bakıyoruz. Nerdeyim yahu ben? Ne kadar yol yaptım? Kimlerle tanıştım, ailem ne yapıyor acaba şimdi, dostlarımı özledim, geldiğim yollara bak, bu yolculuk bana neler katıyor aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki bir anda.. Nathan'a bakıyorum, nehre dalmış gitmiş.. Ben 4 ayın hesabını yaparken adam 8 senenin hesabını yapıyor. Ben böyle özgür bir ruh daha görmedim. Adamı taktir ve tebrik ediyorum.

    Khorog şehrinde Benjamin, Loura ve Nathan fazla kalamıyorlar. Çünkü vize tarihleri turun geri kalanını bitirmeleri için anca yetiyor. Yani kalan her gün sürekli pedallayacaklar. Bu çok zor bir durum. Hiçbir yerde durmadan, zaman kaybetmeden sadece akşamları kamp yapmaları gerek. Zaten Benjamin bu şekilde seyahat etmeyi seviyor. Benim için burada ayrılık vakti geliyor, benim bir acelem yok. Aynı şekilde Terry ve Elena'nın da bir acelesi yok, onlar da yavaş yavaş gidip gezilecek yerleri gezmek istiyorlar.

    Bu grup yola çıktıktan sonra ertesi gün Slovakyalı Matheuw ve kız arkadaşı, arkalarından da Malezya'dan Young ve Choung geliyor. Mekana bak ya, bisikletçi cenetti. Biz buraya vardığımız gün de 4 alman bisikletçi yola çıkmıştı. Yani anlayacağınız bu Pamir'in enteresan bir çekiciliği var bisikletçiler üzerinde. Zoru başarmak gibi. Kimse araç kullanmıyor, herkes o yüksek irtifalara bisikleti ile çıkmak istiyor. Kar kaplanı mı, dağ keçisi mi, Marco Polo koyunu mu, ünvanlara aldırış etmiyorlar. Dünyanın araçla çıkılabilen en yüksek ikinci noktasına bisiklet ile çıkmak ayrı bir olay, bunu yoldayken anlıyorsunuz ve daha çok bu olayı başarmak için hırslanıyorsunuz.

    Matheuw ile bir akşam muhabbet sırasında "ee artık Everest'e de tırmanırım" diyorum. Kendisi aslen dağcı. Verdiği cevap şu oluyor: "Bisikletçiler için Pamir'den sonra Everest çocuk oyuncağı!" Hasiktir ulan! dedim Türkçe, anlamadı tabi. : )

    Khorog şehrinin çekici bir yanı olmasa da bu şehirde restoran, internet kafe ve banka bulmak gayet mutlu ediyor bizi. Şehirde bir pazar mevcut, fakat herkes aynı şeyleri satıyor. Bu satılan eşyaların hepsi de çin malı. Elini atsan elinde kalacak şekilde.
    Ertesi sabah yola çıkmayı planlarken Elena rahatsızlanıyor biz de zamanımız olduğu için bir gün daha otelde kalıp sonraki gün Malezya'lı Young ve Choung ile yola çıkıyoruz.

    Bir gün daha kalmamız hem benim Türkiye hakkında bilinen bazı yanlışları düzeltmemi sağladı, hem de gpsime dünya haritasını yükleme imkanını sağladı. Amerika'lı Bartın akşam moturu ile otele geldi.

    Muhabet esnasında nerden gelip nereye gittiğini sorduk. Bir harita çıkartı, haritada bizim doğu kürdistan gözüküyor. Ben Türk'üm diyince özür üstüne özür dilemeye başladı. Haritayı satın aldığında böyle vermişler, yoksa bizim ne kadar hassas olduğumuzu biliyor bu konuda. Bend e mevzuya şu şekilde açıklık getirdim: Türkiye dünyadaki en büyük hoşgörüye, misafirperverliğe sahip ülkedir. Birlikte seyahat ettiğimiz günler boyunca her gün Türkiye'nin güzelliklerinden bahsettiniz. Bizim ülkemizdeki insanların birbirine düşmanlığı yoktur. Kürt, Laz, Çerkez herkes kardeştir. Malesef bazı gruplar dış ülkelerden aldıkları desteklerle -ki buna Abd, Belçika da dahil-, ülke içinde huzursuzluk çıkartıyorlar. Yoksa bizim içimizde bölünme filan yoktur. Benim bir çok Kürt arkadaşım vardır. Biz ülkeyi bölmek isteyenler ile senelerdir savaşmakta, bir çok şehit vermekteyiz. Kürdistan, Türk ordusu var olduğu sürece gerçekleşmeyecek bir hayaldir. Bunu böyle bilirseniz sevinirim. Sonra da Türkiye'nin güzellikleri hakkında konuşulmaya devam edildi.

    Sabah Bartın'ın gpsindeki dünya haritasını kendi gpsime yükledikten sonra mesafeleri ölçmeye, şehirleri göstermeye başladı. Türkmenistan'da kaybettiğim yollar, şehirler artık gözüküyordu. Yola bu şekilde devam etmek çok daha iyi.

    ve 5 bisikletli tekrar yola koyulduk..
    Gönderen cakancakmak zaman: 17:21 6 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

  7. #27
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..


    05 Temmuz 2010 Pazartesi
    Ozbekistan Samarkand - Tacikistan Sinir Kapisi

    Samarkand da kaldıgımız otelde son güne kadar her şey çok güzeldi. Her sabah kahvaltıya ilk kalkan bendim. O günde kahvaltıda daha önce yediğim şeyler vardı. Bal, krep, yoğurt, salam ve peynir. Fakat peyniri yerken bir rahatsız oldum zaten yarısında da bıraktım. Yola öğleden sonra çıkacaktık. Sınır yakın olduğundan 40 km yi hemen alır sınırı geçtikten sonrada kamp atarız dedik.


    Yaklaşık 2 saat sonra bende bir karın ağrısı ardından da mide bulantısı başladı. Sabah yediklerimi bir güzel çıkardım. Rahatladım demek isterdim fakat ne olduysa anlamadım hiç gücüm yoktu yataktan kalkamıyordum. Ulan giderayak zehirlenilir mi oldum. İz yola çıkana kadarda geçmedi. Gün içinde terry de hafifi rahatsızlanmış biz yola çıktıktan sonra oteldekı herkes zehırlenmıs o peynırden. Sabah ben demiştim peynirde bırsey var dıye.
    Bısıklete bınmem lazımdı. Çünkü midemde kalan herneyse onu biran önce yakmam gerekiyordu pedallayarak. Yola çıktık. Durduğumuzda kusuyordum pedalladıgımda kendımı ıyı hıssedıyordum. Sınıra 10 km kala kendımı daha ıyı hıssetmeye baslamıstım. Bulantı gectı gucum yerıne gelmişlti. Bu seferde açlık hissetmeye başladım ee sabahtan beri ne yediysem çıkardım. Elena az daha dayan sana sınırı geçtikten sonra muhteşem bir yemek hazırlayacağım söz dedi. Bende tamam dedim bu kadar yaklaşmışken su sınır işlemlerini halledip yola devam edelim dedik.


    Özbekistan sınır kapısına geldiğimizde polisler güler yüzlülükle karşıladı. Önce ben Türk pasaportumu verdikm. AAA Türk kardeş muhabbetine girdik hemen. Pasaportumu inceleyen 24 yaşında Faruk adlı bir askerdi çok güzel sohbet ettik kendisi de Türkiye ye gelmek istiyormuş askerliği bittikten sonra. Eğer olurda gelirsen al dedim bu benim numaram yardım etmeye çalışırım çok hoşuna gitti. İnternetden de takip etmek istedi beni adresi verdim hemen. Orda birer form doldurduk. Benim çantalara bakılmadı fakat Belçikalı çiftin çantaları açıldı. Bu işlemide atlattıktan sonra yola koyulduk. Özbekistanın son kapısın geçtiğimizde artık hava kararmaya başlamıştı. Tacikistan askerlerine selam verdik. Onlarda hoş geldiniz dedi. Hemen pasaportumu uzattım .. OOO Türk kardeşimiz dendi. Pasaporta bakıldı.. Vizeyi göremedik vize yok mu dediler. Dedim Türk vatandaşına vize almıyorsunuz diye biliyorum ben . Hayır alıyoruz dediklerinde biraz şaşırdım. Elçilik bana gerek olmadığını söylemişti bunu çok iyi hatırlıyordum. Hemen Özbekistan elçiliğimiz 1. Katibi Ümit beyi aradım durumu anlattım pasaportumun rengini sorunca bende karışıklığı anlamış oldum. Bisiklet Federasyonuna bağlı bir sporcu yani devlet sporcusu olunca doğal olarak bu projeyide hizmet pasaportu ile yaptığımı düşünmüşler. Eh böyle durumlar olabilir. Hemen aklıma Cemal Atasoy geldi. ‘’Gürkan yolda olmanın keyfini çıkart’’ Elena ve Terry duruma ınanılmaz uzuldu. Telefonumu ve emaıl adresımı verdım. Akşam benle kalmak ıstedıler cunku hasta oldugumu bılıyordu ıkısıde. Hava artık kararmıstı. Ikısılede vedalasarak ozbekıstan tarafına gerı dondum. Ozbekıstan tarafıda benı kapıdan ıcerı almadı. Cunku pasaportdakı vıze tek gecıslıktı . Ara bolgede cadır kurabılırsınız dendı. Pekı dedım. Ikı sınır arasına gecerek Çadırımı car cabuk kurdum. O karanlıkta yemek yapacak gucum yoktu. Cantamdan yarım ekmek cıkarttıp yanın da da salatalık yedım ve ardından hemen uykuya daldım gucum hıc kalmamıstı.
    Birinci Gün
    Sabah uyanır uyanmaz çevremi inceledim. Hemen çadırın arkasında ufak bir dere vardı. Suya biraz baktım içilecek gibi değildi. Arıtmakta ıstemedım cunku bır lıtrelık bır arıtmada fıltreyı hemen tıkayacak gıbıydı yanımda 6 litre su vardı. Bir yerlerden su bulmam şartdı. 50 metre arkamda bir köy evi vardı. Yaklaşık 1 kilometre karşımda da bir köy. Burası ara bölge bu insanlar hangi milletden acaba diye düşünmeden edemedim. Çadırdan çıktığımı gören asker yanıma geldi. Çok ızdıraplı bır yolculuk yasadıgımı dıle getırdı. Bilmem belkide olması gereken buydu. Aslında bu tarz durumlarda cabuk sınırlenen bırıyımdır yolda olmaktanmıdır nedır anlamadım keyfım gayet yerındeydı. Ikı dut agıcının altına golgelık muhtesem bır yere cadırımı kurmusum . Arkada mınık derenın sesı ve agactakı kusların sesı ıle gune gayet guzel basladım . Elcılıgımızden Umıt bey ıle konusup durumu hemen hallettık. Pazar gunu bır arkadas gelıp pasaportumu alacaktı. Pazartesı sabahtan elcılık acıldıgında vıze ıslemını baslatacaktı. Ustelık Pamır dagı ıznını Duşanbede almayı dusunurken buradan alma olanagımda ortaya cıkmıstı. Yapmam gereken tek sey Salı sabahına kadar beklemektı.
    Once Hemen sınır kapısının yanındakı hastanede bulunan doktorlarla tanıtsım. Yuzlerce soru sordular. TUrkıye den bırı ıle konumsak hepsınınhosuna gıdıyordu. Enteresan bırsey fark ettım burada konustugumuz dıle ınatla Özbekçe dıyorlar. Turkce konusuyoruz bız desemde hayır ozbekcedır bu dıl dıyıp durdular. Ozbekıstanda kı Turk okullarının buyuk cogunlugu kapanmıs. Belkı Taskent de bır tane vardır. Ondan da emın degılım. Koyun bırınde bır adam Türkler bu ülşkeden kactılar dedı. Acaba ne yaptıkta kactık. Soruyu kendısıne sordum ama cevabı pek net anlamadım. Ozbekce yanı burada kı Türkçe çok bozuk o kadar az anlayabılıyorum kı bır ıkı kelımeden tum cumleyı tamamlaya bılıyorum.
    Doktorlarla tanısma faslı bıttıkten sonra sırası ıle askerler ıle tanıtsım en sonunda dun aksam bana cok yardımcı olan Faruk da geldı benı gorunce cok sasırdı ama sevındı bıraz sohbet ettık. Sonra o ısıne bende cadırıma dondum.
    4 gün boyunca sınırı sureklı kullanan bır cok ınsanla tanıtsım. En çok dikkatimi çekende sürekli düğün için gidip gelenlerdi. Birbirine yakın köylerden kız alınıp verilmiş herkes oradan oraya gidip duruyor. Giderken pek benle muhatap olmuyorlar dönerken bir bakıyorlar ki ben hala ordayım kavun karpuz ekmek su yanlarında ne varsa bir paça bana veriyorlar. Oradan ayrılırken sınırda ki askerlere 2 karpuz bir kavun 2 ekmek bıraktım.
    Sınırdaki askerler de bana ellerinden geldiğince yardımcı oldular. Bir gün akşam yemeğine çağırdılar askeri binaya bende gittim. Erler çavuşlar teğmenler falan hooooopp masaya da iki şişe votka koydular. Çok normal bunlar için. Esrar ıckı gorevdesın degılsın pek onemı yok sabah aksam hıc onemı yok sureklı alınıyor. Bu ara bölgedeki yaşadığım günlere kitabımda daha detaylı yer vereceğim.

    Türkmenistan sınır kapısından Özbekistan Buhara Şehri 120 km
    Buhara - Novoiy 112
    Novoiy – Semarkand 110
    Samarkan – Tacikistan Sınır kapısı 40 km
    Bu yol boyunca yapılan toplam tırmanış 298 metre rüzgarda arkadan eserse yollarda düzgün olduğundan iyi yol alıyorsunuz
    Kaybedilen toplam Kalori 15890
    Bu ülkede artık Türk kardeşliği birliği ile ilgili bir şeyler hissetmiyorsunuz. Türkçe konuşuyorlar ve inatla bu dil için Özbekçe diyorlar. Peki ben sizi nasıl anlayıp konuşuyorum bende mi Özbeğim dediğimde susuyorlar. Kendi tarihlerinden haberleri yok . Herşeye rağmen güzel ülke.
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 05:54 8 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    16 Haziran 2010 Çarşamba
    Ozbekistan (Sinir Kapisi - Samarkand)










    Türkmenistan sınırından geçip Özbekistan sınırına doğru ilerliyorum. Kapının orada bizim tırcılar kuyruk oluşturmuş. Hepsi bana bakıyor. kapı açıldı. Tırcı arkadaşlar hemşerim hoş geldin diyip çayı ocağa koydular. 30 veya 40 tırcı arkadaş vardı. Sabah çaylarımızı içtik sonra ben kontrol noktasına doğru yöneldim onlarda Türkmenistan’a doğru yol aldılar.

    Kapıda sıraya girdim bu sırada karşı tarafta bir bisikleti de Türkmenistan’a giriş yapmak üzereydi. Parmaklıklar arkasından yüksek sesle konuşmaya başlıyoruz. Güney asya tarafından geliyor Avrupa ya doğru gidiyordu. Adını söyledi o gürültüde duyamadım. Amerikalı olduğunu duyabilmiştim. Uzunca bir süre sohbet ettik. Bu sırada bir ıspanyol motorsikleti ile karsı tarafda beklıyordu. Benım Türk oldugumu ogrenınce hemen yanıma geldı.

    Herıfın durumuna bakın. Ozbekıstanda kı Turkmenıstan elcılıgı adama Türkmenıstan tarafına gecın oradakı memurlarda evraklarınız hazır sızı beklıyor dıyorlar. Herıf motoruna atlayıp Özbekistan sınırını gecıyor. Turkmenıstan sınırına gıdıyor. Turkmenistan polisi burada evraklarınız yok, ozbekıstana gerı donun dıyorlar. Ozbekıstan vızesı adamın tek gecıslık oldugundan ozbekıstan sınır kapısıda bu vıze tek gecıslık ıcerı gıremezsınız dıyor. Herıf kalıyor mu tam ortada. Kafayı sıyırmıs durdaydı.

    Memurlarla konusup durumu halletmeye calısıyorum. Adama ıkı gun verın herıf kazakıstan sınırından cıkıp gıtsın dıyorum ızın vermıyorlar. Gunlerden Cumartesı oldugundan Ispanyol elcılıgıde kapalı. Yanı adam Pazartesı gunune kadar maalesef ıkı sınır arasında beklemek zorunda kalıyor. Yanı anlayacagınız uluslararsı gezılerde kapıya gıdın evraklar orda hazırdır sızı beklıyordur derlersede ınanmayın evraklarınızı alın oyle gıdın sonrasında boyle göt olmayın. İşte tecrube edınmıs oldu adam, bende ogrenmıs oldum

    Kapıdan gectıkten sonrada herkes dun Kanadalının gectıgını fakat aksam durmayıp yol aldıgını soyledıler. Ulan bır kere ınat ettım ya herıfı yakalayacagım dıye ya yakalayacagım kardesım ne olursa olsun. Buhara ya 120 km vardı. Rüzgar arkamda tamamdır ben bu adamı yakalarım dedım. Buharaya 40 km kala adamı kaysı agaçların dan kaysı çalarken yol kenarında yakaladım . Beni görünce şok oldu. Sonra suratında bir gülümseme oluştu. O da yalnız yol alan bır bısıkletcı bır noktadan sonra sohbet edecek bırılerının olması yol alırken hıc fena olmuyor. Neyse tanıstık. Herıfe nerden gelıyorsun nereye gıdıyorsun dedım. Bu arada adı David. Kenya dan başladım dedı. Ulan Kenya nere Afrika da bir ulke. Nasıl ya. Hangi Kenya Afrika daki Kenya mı dedim. Evet dedi. Kaç aydır yoldasın dedim. Herif 1.5 senedir bisikleti ile geziyormuş. Hahahaha ıngılızce bıldıgım butun kufurlerı ettım sonra turkceye gectım . Nereye gidiyorsun diyorum . Bilmiyorum geziyorum öylesine demez mi. Hahahahah len herif arıza cıktı. Yani arkadaşlar çılgınım deliyim falan diyoruz ya . Hikayeeeee hepsi. Herif başından geçen olayları bir anlatıyor. Ben anlatmadım sadece dinledim.Adamin anlatacak macerasi coktu. Kaç km yaptın diyorum haberi yok bilmiyor. Bir noktadan sonra bıraktım diyor. Buhara şehrine kadar onun yol anılarının küçük bir kısmını dinledim. Çok keyifliydi.

    Akşam saat 5 de mil-arab ın onunde olmamız lazım dıyor neden dedım. Kız arkadasımla bundan ıkı ay once ınternetde konustugumuzda orada bulusucagımıza karar vermıstık demezmı. Nasıl ya ıkı aydır nıye konusmadınız diyorum. Bende telefon yok dedi. Adamda telefon yok, gps yok, harita yok. Belli bir plan yok. Bir dahaki turu mu bende böyle yapacağım çok hoşuma gitti. Annen yok mu dedim. Var onu da ayda bir arıyorum dedi. Eee onuda yapmasaydın dedım .. Biz mil-arab ın oraya vardıgımız da kız arkadaşının gelmesıne 30 dk vardı bende civarda otel aramaya başladım . Döndüğümde 5 dk geçmişti kız arkadaşı hala ortalıklarda yoktu. Peki ya gelmeze ne olacak dedim. 5 dk daha bekleyelim gelmeze gidip otele yerleşelim dedi. Bunu Tam dedi pat kız çıkı verdi karşısına. Hadi len oldum … Ohaa ya len hiç kıskanç herif değilimdir ama şu olayı kıskandım valla. Sen 2 ay önce konuş anlaş , Pat diye gelsin kız. Vay arkadaş yaa .. Angelina da geldiğine göre artık gidip otelimize yerleşebilirdik.

    8 dolara sabah kahvaltısı dahil super bir otelde kaldım 5 gün boyunca Buhara da Bir çok yer gezdim gördüm. Bir dolu yabancı arkadaşla tanıştık muhabbet ettik.

    Eskiden Buhara yolu ticaret amaçlı kullanılıyormuş medreseler kervansaraylar hanlar konaklar. İpek yolunun en hareketli şehirlerinden biriymiş . Fakat bu yüz yılda farklı bir amaç içinde kullanılıyor. Yaşadığımız şu dünyayı daha iyi anlamak , kendi kültürlerini ülkelerini insanlara tanıtmak ve hayatlarına yeni anlamlar katmak için yola çıkmış bir çok maceraperestin, hayalperestin kesişme noktası olmuş. İstanbul da Ankara da çok zor karşılaşırsın aynı amaç için yola çıkmış insanlarla. Burada öyle değil. Bisikleti ile gelen motorları ile gelenler. Toplu taşıma araçlarını kullanarak seyahat edenler. Çalışarak dünyayı gezmeye çalışanlar. Kamyonları ile dünyayı dolaşanlar. İnanılmaz bir nokta herkes bir arada ve insanların yüzlerinde muhteşem bir gülümseme ve mutluluk var. Ben bu gruba artık, Yaşamın ne demek olduğunu fark etmiş insanlar diyorum. İster araçla ister yürüyerek bir şekilde uzun soluklu yolculuklar yapmak şart. Eğer bir şeylerin farkına varmak istiyorsanız.

    David ve Angelina 20 gün boyunca Özbekistan içinde trenle oradan oraya gezip duracaklar. Bende bu arada yoluma devam edeceğim. Yol arkadaşlarım İsveç den Benjamin ve Loura olacaklar. Samarkant e kadar birlikte yol alacağız. Sonra ben Taşkent e devam edeceğim. Yolda tanıştığım herkes Tacikistan a gidiyor fakat Tacikistan benim rotamda yok. Yolu pek uzatmak istememiştim o yüzdende o ülkeyi es geçmiştim fakat hemen hemen herkes Tacikistan da görülecek muhteşem yerler olduğunu söylüyor. Şimdilik öncelikli hedefim Taşkent deki Türk elçiliğine varmak . Belki ilerleyen günlerde rotada bir değişiklik yapıp Özbekistan içinde alacağım yolu Tacikistan da alabilirim. Böylelikle bisiklet camiası ile de hareket etmiş olurum. Bu arada Rusya da gideceğim güzergah hakkında kimsenin en ufak fikri yok. Rusa soruyorum buraları biliyor musun diye. Geçeceğim köyleri şehirleri bilen yok. Ne rota çizermişim arkadaş.

    Sabah erken yola çıkılacaktı fakat akşam Kristian ve Gisa beni İtalyan restoranına çağırdılar beraber yemek yedik. Yol hakkında yolculuk hakkında ve kazandığımız deneyimler hakkında sohbet ettik. 4 şişe bira gitmiş muhabbet esnasında. Baktımkı ıcmeye devam ediyorlar. Sizde motor var. Ben motoru bozmadan otele kaçıyorum dedikten sonra kalkıyorum. Gisa sabah erkenden gideceğim için kapılarını çalmamı istedi. İki gündür beraber geziyoruz . Birlikte fotoğrafımız yok . Sabah ben erken kalkıp bısıkletın çantalarını yerleştiriken Cristian ve Gisa da uyanıyor birlikte bir foto çekiliyoruz.

    Kapının onunde bekleyen Benjamin ve Loura ya katılıp yola çıkıyorum. Ikısıde gayet hızlılar 28 km sabıtlıyorlar hızımızı. Benım onlara yetısmem düz alanlarda bıraz zor oluyor . Çark ebatlarımız ve tekerlek ebatlarımız aynı değil. Fakat benimde bisikletim onlarınkıne nazaran fazla yüklü olmasına rağmen hafif. Bisikletleri el yapımı demirden. Çark sistemi arka göbeğin içine saklanmış 2500 euro gibi bir paradan bahsetti sadece o sistem için. Bana biraz anlamsız geldi. Yolda bozulsa ne halt edecekler. 15 aydır bisikletle geziyorlar henuz bozulmamış onuda hemen söyledi. Kardeşim bu ne ya gezginlerin hepsi ağzını 1 seneden açıyor. Ben 2 ay demeye utanır oldum valla.

    Ilk gün tempolarına alıştım. Benim eşlik etmem Benjamin içinde çok iyi oldu. Her 10 km bir öncüyü değiştiriyorduk rüzgar her zamanki gibi karşıdan geldiği için bu şekildeki değişim ikimize de çok iyi geliyordu. Loura nın keyfine diyecek yoktu. Kendisini birkaç defa tebrik ettim o ağırlıktaki bisikleti o hızda sürdüğünden.

    Her 30 km de mola verip günü 112 km ile kapadık. Kamp için bulduğumuz alan yoldan 1 km kadar uzaklıktaydı. Yanımızda bir dere akıyordu. Benjamin dere gördümü girip yüzüyormuş. Yahu buradaki dereler temiz değil girip yüzme dedim. İyide Gürkan içmiyorum yüzüyorum dedi. Şimdi adama nediyeyim. Çadırları kuralım gireceğim ben dedi. 10 dakika sonra ilerideki köyden bir traktör geldi köyün çöpünü o dereye karşı taraftan boşalttı. Benjamin e gösterdim al bak ne yapıyorlar diye . Aman Tanrım diye çığlık atıp duruyor. Ne yapıyorlar bunlar diyor. Bana soruyor. İstersen bir durdurmayı dene bu insanlar bunu senelerdir yapıyorlar dedim. Şimdi gir o suya nasıl olsa içmiyorsun yüzüyorsun hadi bakayım aslanım göreyim seni dedim. Midesi bulandı. O görüntüden sonra sanırım bir daha kolay kolay derelere giremeyecek. Gün içinde şunlarıda yaşadık. Yolda otostop ile dunyayı gezen krıstopher bır araçla onumuzu kesıp bıze erık verdı. Oglen motorları ıle turkmenıstan collerını asarak mogolıstan gıden Gisa ve Cristian bizi yakaladı beraber yemek yedik. Aksam david le konustum taskent de dolanıyormus. Biz kamp atmadan önce polonyalılar karavanları ıle yanımızdan gecerlerken soguk su verdıler. Aha lste ıpek yolunda seyahat etmek boyle bırsey

    Gün çok sıcak geçmişti çadırın içinde sadece boxerla duruyordum her iki giriş bölmesini tepedeki havandırmasını sonuna kadar açtım. Yemekten sonra bir ağırlık çöktü hemen uyumuşum gece 2 de uyandım. Hava buz kesmiş her tarafım tutulmuş. Hemen tulumu çıkartıp üstüme örttüm. Sabah güneş çadıra bir vurdu anında hamam oldu ortalık. Şu çöl ikliminden bir cıkamadım anasını satayım.

    Sabah 8 e kadar pılımızı pırtımızı toplayıp kahvaltımızı yapıp yolumuza cıktık . Hava bir önceki güne göre çok daha sıcaktı hatta bayağı sıcaktı çünkü ben litre litre suyu ilk defa üzerime döktüm. Her 15 km bir nerdeyse mola vermek zorunda kaldık. Ağaçlarla dolu serin bir yer bulduk mu hemen duruyorduk. 15 litre su taşımaya başladım. Benjamin ve loura da toplamda 20 lıtre su tasıyorlardı. Ve aksama kadar bız hepsını bıtırıyorduk. Yolda mola yerlerı ve su harıcınde hıc durmadık. Ben tek başıma olsaydım kesınlıkle dururdum. Sabah 8 yola cıkıp aksam 5 e kadar 100 km gecmeye calısıyorlar . Ben tek başımayken sabah 6 da yola çıkıp akşam 7-8 gibi kamp atıyorum. Bende ortalama 100 km uzerıne cıkıyorum dıyebılırım. Ama en azından yolda foto cekıyorum bunlarda oyle bırsey yok. Ikısının fotosunu kac defa cektım mutluda oldular ılk defa yoldayken bırı fotomuzu cektı dıye. Len ıyı hos guzelde sızde benı ceksenıze bızde hasretız biri fotomuzu çeksin diye. Makınayı ayarlayıp kendımızı cekıp duruyoruz ıkı aydır. En sonunda benjamıne Çek ulan benı dıye söylendim. Yoksa cekecegı yok

    Yavaştan yavaştan rampalar başlamıştı. Ikisine nazaran rahat çıkmama rağmen çok terliyordum. 100 km yi devirmiştik gene kamp alanı arıyorduk. O kadar güzel bir yer buldum ki. Yüksek bir tepede agaçlar arasında pöfür pöfür esen bir yer. Hepmize çok iyi gelmişti bu alan. Çadırları kurmadan şekerleme bile yaptım çam ağaçlarının altında. Hemen arkamızda da kaysı ve vişne agacı vardı. Oradan da meyva topladık. Yakında ki evin çocukları bizi görüp hemen yanımıza geliyorlar. Biraz onlarla sohbet ettim daha doğrusu etmeye çalıştım. Bu bölgede artık Türkçe yi çok az kullanmaya başlıyorum. İnsanlara Türkçe biliyormusunuz dediğimde Türkçe değil Özbekçe biliyoruz diyorlar. Türkçe diye bir dil yok onlar için o dil Özbekçe diyorlar. Hepimiz Türküz diyorum hayır biz Özbeğiz diyorlar. Baktım ki her yerde aynı tepki ile karşılaşıyorum. Karşılaştığım ilk özbekle sanki Türkiye deymiş gibi konuşuyorum. Beni anlıyorlar fakat ben onları anlamıyorum burada artık Türkçe ile Rusçayı öyle bir karıştırmışlar ki Rusça sanki daha çok kullanılıyor. İlk başta beni Türkmen sanıyorlar. Türkiye denim diyince donup kalanlar gözlerini açanlar bile oluyor. Türk e benzemiyormuşum. Italyan gibisin diyorlar. Bunu yabancılar da söyledi. Onlar da ıtalyan a benziyorsun diyorlar. Alla alla. Len ıtalya ya gitmediğim için bilemeyeceğim tabi bu herifler gezmiş görmüş. Arhavi Nufus dairesi başkanı Zeki amcam sayesinde de yüz yıllardır Karadeniz bölgesinde yaşadığımızı bildiğimden rahatım

    Gece kamp attığımız alan süper tamamda gecenin bir yarısı kurbağalar başladı vıraklamaya. Sesleri bir yükseliyor bir alçalıyor. Üstüne cırcır böcekleride eklendimi. Len sanarsın dışarıda resital var bizde Loca dan dinliyormuşuz gibi. Çadırdan dışarı çıktım. Biraz yürüdüm sesler kesildi. Benjamin de uyumamış. Sabaha kadar bizi uyutmayacaklar Gürkan boşuna uğraşma diyor. Tuvalete gidiyorum ne uğraşacam canım kafalarına göre takılsınlar yapcak bir şey yok dedim

    Sabah benjaminle ben sersem gibi kalktık. Loura soruyorum uyudun mu diye çok rahat uyudum demez mi. Eeee dün çadırın önünde konser vardı nasıl başardın diyorum. Çok yorulmuşum duymadım bile diyor. Vay arkadaş ya ulan Benjamin ile nerdeyse ayakta uyuyacağız . Neyse Samarkand a 70 km kalmış hemencecik biter diyoruz.

    Yola çıkıyoruz, başlıyor rampalar. Birini çıkıyoruz yeni bir tanesi bizi karşılıyor biraz aşağıya iniyoruz sonra daha yükseği karşımıza çıkıyor. Böyle in çık in çık giderken Benjamin aniden durdu yolu işaret ediyor. O ne len öyle oldum. Yolun ortasında yaratık var . Yaratık var diyorum çünkü ben hayatımda bu kadar büyük bir örümcek görmedim. Hemen kamerayı çıkartıp çekiyorum bir kare . Ben yaklaştıkça o korkup kaçmıyor tam tersine. Saldırmak için pozisyon almaya başlıyor. EE bu işer cüsseye göre tabi. Hayvan öndeki dişlerini lastiğe saplasa patlatır valla. Baktım ki üzerime atlayacak hemen geri çekiliyorum. Kendisini yolun ortasında rahat bırakıp yolumuza devam ediyoruz. Tempomuz gene gayet hızlı. Samarkand a kadar hiç durmadan ilerliyoruz. Nasıl olsa az kaldı diyip öğlen yemeği falan da yemiyoruz.

    Samarkand a girdiğimizde benim Gps de sinyal veriyor bataryan bitiyor diye. Benjamin in gps inden haritalar indirmiştim biraz değişik fakat işe yarıyordu. Gps de ki harita bizi eski şehre götürüyordu bu çok güzeldi sağa sola sormadan otellerin olduğu noktaya kadar gittik.

    Kendilerinin internetden bulduğu oteli araştırırken sağda solda tesadüf eseri oradan geçmekte olan yakınlardaki bir hotel in sahibi gelin benim otelimde kalın Almanya dan, Belçika dan bisikletçiler var günlüğüde 8 dolar diyince hemen olur dedik.

    Hotel de konfor olmasa da ortam cidden çok iyidi. Bir masa etrafında 10 tane turcu bulustuk saatlerce sohbet ettik. Muhteşem bir duyguydu bu. Bunca turcu tek bir ortak noktada buluşuyorlardı Türkiye muhteşem bir yer. Yeri geliyor kendi ülkelerini eleştiriyorlar. Ama Türkiye ve o topraklarda yaşan insanlar için o güzel sözler söylüyorlarki gurur duyuyorum. Onlarda yollarda ilk de fa bir Türk turcu ile karşılaştıkları için mutlu olduklarını dile getiriyorlar . Benim Türkmenistan dan bir aylık vize aldığımı duyduklarında da çok şaşırıyorlar. İlk defa birinin Türkmenistanı baştan sona geçtiğini sayemde öğrenmiş oluyorlar …Bende ekliyorum Dışişleri bakanlığımın yardımı ile bu izni aldığımı ve bu şekilde onların tarihine geçtiğimi söylüyorum. Atılım Universitesini de merak ediyorlar onu da anlatıyorum. Universitenin böyle bir projeye sponsor olmasıda mutluluk verici diye ekliyorlar.

    Bu otelde ben gelmeden ayrılan birde Türk varmış. Aslen İzmirli fakat Amerika da yaşayan Selma. Otostopla gezen 35 yaşlarında bir Türk Kadın. Helal olsun valla nediyeyim.. Kaçırdığıma üzülüyorum tanışmak isterdim kendisiyle.

    Otelin birde ilginç bir anı duvarı var her gelen bir şeyler yazmış fotoğraf eklemiş . Bunları incelerken gördüğüme inanamıyorum. Gizemin fotoğrafı karşımda duruyor kendiside buraya daha önce gelmiş. Bu arada otelde bulunan bir İspanyol çift de fotoğrafa dikkatlice bakıp .Biz bu kızla şubat ayında büyük ada da tanıştık demez mi. Ulan dünya bir anda küçüldü. Bu çift ayrıca benim Azerbaycan yevlax da kaybettiğim bisikletli Belçikalılarda çıkmaz mı. Yani arasan bu kadar tesadüfü bulamazsın bir arada. Akşama kadar sohbet ediyoruz . Muhteşem bir çift keşke yakalayabilseymişim.

    Samrkand da birkaç gün kalıp yoluma devam etmeyi planlarken Kırgızistan da ki olayların kızıştığını öğrenip hepimiz üzülüyoruz umarız en kısa zamanda geçer diyoruz. Özbekistan dan Kırgızistan a geçmek içinde benim sadece 8 güne ihtiyacım vardı . Şu durumda Kırgızistan a gitmem pek uygun değil. Elçilikten Ümit bey de Kırgızistan a gitmemem konusunda beni uyarıyor. Bu durumda rotamı Kazakistan a çevirmem gerekiyor. Bu Belçikalı çift benim rotamı tam tersten yapmışlar. Azerbaycan Bakü den Kazakistana geçip oradan özbekistana geçmişler. Yol boyunca sadece pedalladıklarını görmeye değer hiçbirşey olmadığını söylüyorlar. Bizimle Tacikistan a gel diyorlar.

    Bütün gezginlerin gözdesi olan Pamir dağı Tacikistan sınırları içinde. Kimisi dünyanın tepesi diyor. Araçla çıkılacak en yüksek zirve diyorlar. Bisikletle cıkılan en yüksek nokta 4650 metre. İnternet cafe bulup Pamir dağı ve tacıkıstan hakkında bılgı buluyorum. Evet anlatılanlara ve fotolara bakılınca muhteşem bır yer. Fakat Çin e gecmek ıcın kırgızıstan gene kullanılmak zorunda. Bız yol alırken herseyın degısecegını soyluyorlar. Peki tacıkıstan uzerınden gıdersem ne olacak.

    Kazakistan ve Rusya rota disinda kalacak gibi gozukuyor. Ben Tacikistan da pedallarken bu arada kirgizistandaki ic savas biterse ve ben osh sehri uzerinden Biskek e ulasabilirsem rotaya aynen devam edecegim . Tek bir farkla Araya Pamir dagini ve Tacikistani sikistirdigimdan Tur 1 ay daha uzuyor Tahmini kilometre 15000 e yaklasiyor. Savasin bitmedigini dusunursek genede her halukarda kirgizistana girmek zorundayim cin e gecmek icin osh sehrinin 100 km yakinina kadar yaklasip . Tacikistan siniri ile cin siniri arasindaki 250 km mesafeyi 2 gunde almaya calisacagim. Bu sirada Yanimda Belcikadan Tierry ve Elena, Almanya dan Thomas, Kanada dan, David, Isvec den Benjamin ve Loura olacak .Herkesin vise tarihi ayri zamanlarda ama millet birbirini yakalayacak yolda.

    Iki gundur internetde arastiriyorum Pamir e tirmanis yapan bir bisikletci bulamadim. Cidden bu daga tirmanis yapan ilk Turk bisikletci ben mi olacagim onuda merak ediyorum . Eger oyle ise bu cidden kayda deger bir basari olur tabi eger 4650 metreye ulasabilirsem. Zor bir tirmanis olacak gibi oncesinde de 3200 bir tirmanis daha var . Kar kaplani lakabi aliyormus bu daga tirmanan dagcilar. Bu tirmanisi gerceklestiren bisikletcilere nedeniyor acaba ?onuda bir dahaki yazimda ogrenip sizlerle paylasacagim.

    Ben yarin Tacikistana dogru pedallar. Fotolar konusunda hepinizden ozur dilerim. Inanin su fotolar icin 2 saattir ugrasiyorum. Yapabilecegim bu kadar umarim bir yerlerde iyi bir baglanti bulabilirim .


    Not: 4 aydir bu blog a duzenli olarak yazilar yaziyorum. O kadar cok imla hatasi yapiyorumki onlari duzeltmekle ugrasmiyorum cunku arkamdan benim daginikligimi toplayan istanbulda yasayan Caglarim var. Sana ne kadar tesekkur etsem azdir kiz Biliyorum yazilari okuyunca agzin acik kaliyor salyan akiyor. merak etme motorlarimiz icin ayri bir rota cikartiyorum. ilerde bir gun bu yolu bir daha alacagiz .

    Burak Gungor canim kardesim sana cok tesekkurler Turkmenistan da ki muhtesem lojistik destek icin Turkiyeden kargo 1 gunde Polimeks firmasi sayesinde elime ulasti muhtesemdi.

    Atilim Universitesi nin hazirladigi sayfa icin diyecek birsey yok. Tam destek. Pamir daginin Bisikletle cikilan en yuksek noktasina Turk bayragi ile birlikte onlarin bayraklarinida dikecegim.

    Bisikletliler Derneginden Murat Abi nin son anda gonderdigi uydu telefonuda iletisimimi her zaman sagladi.


    Tekrar tekrar tesekkurler . Hepinize sevgiler saygilar


    Gönderen Gurkan Genc zaman: 00:22 11 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

  8. #28
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..

    10 Haziran 2010 Perşembe
    Türkmenistan (Aşkabat - Farab )
    Şuanda Özbekistan’ın Bukhara şehrinden yazıyorum. Aşkabat da ve Aşkabat sonrasında pek yazmak için zamanım olmadı . Burada otelde konakladığımdan bir gecemi bu işe ayırıyorum.

    Türkmenistan Aşkabat da geçen bir olay aklıma sürekli geliyor ve her seferinde gülüyorum. Len ülkeden 3000 km uzaklıkta fıkra gibi olay yaşadım. Bu Aşkabat a ilk girdim şehre bakına bakına geziniyorum Polimeks firmasının şantiyesini arıyorum oraya buraya bakınıyorum. Otobüs durağını gördüm oradaki insanlara yaklaşıp sorayım dedim. Benim yaklaştığımı gören biri ayağa kalktı tam selam diyeceğim . Herif biranda ‘’hey my friend. How r u ?’’ diyince bende hello ıle basladım . Polımeks ın yerını soruyorum. Yahu adam bir aksanlı İngilizce konuşuyor şaşarsın. Şaşarsın çünkü herif bildiğin Türk. Ulan burunda bizim oralardan. Hayır Türk olsa arkada kocaman bayrak var. Vay hemşerim diyip muhabbete girer ama bunu yapmadı. Bana polimeks in yerini bir güzel tarif etti. Tam ayrılacaktım. Adama içimden geldi sordum. Are u laz? Yes i am laz cevabı gelmez mi. güzel kardeşim 147 km yol almışım bana bu soruyu neden sorduruyorsun he akşam akşam. Abi ne yaptın dedim. Arkada kocaman bayrak var benle neden İngilizce konuştun 5 dk dır. Duraktaki tüm Türkler gülüyor. İşin komik yanı bende Lazım diyince başladık gülmeye. Ulan koca şehirde iki laz birbirini buldu İngilizce konuşuyor yaaa

    Yol boyunca elçilikten Selim bey ile muhatap oldum. Kendisi ile elçilikte tanıştığımızda Türkmenistan görevlilerine bilgi verdiklerini fakat geri dönüş konusunda pek de umutlu olmadıklarını dile getirdi ben başımdan geçen olayları anlatınca anlaşıldı ki o evraklar işe yaramış. Birde Azerbaycan elçiliğimizde çalışan Ümren hanım akrabası Serpil hanımı orada görebileceğimi söylemişti. Kendisi ile de tanıştım. hatta sonrasında beni ailesi ile birlikte yemeğe davet etti bende kabul ettim. Şuana kadar yol boyunca tanıştığım en hayat dolu ve renkli aile onlardı. 18 senedir Türkmenistan da çalışıyorlar Ruhfen abi inşaat işleri ile ilgileniyor. Kızları Serra da önümüzdeki sene liseden mezun oluyor. Türkiye de bir universiteyi kazandıktan sonra ailece ülkeye geri dönüş yapacaklar. Bende inşallah onları Çanakkale de ziyarete gideceğim. Anneler hep aynı. Yola çıkarken Serpil abla Gürkan bu var mı şu var mı bunu aldın mı şunuda al . Tabi şimdi evlat olmadığı için durumu anlamak kolay olmuyor. Yazılarımı okuyan ve çocuk sahibi olanlar için soruyorum . Kızınız veya oğlunuz böyle bir yola tek başıma çıkıyorum dese ne yaparsınız ? Aşkabat dan sonra aldığım yol boyunca da beni arayıp km km takıp ettıler. Kavasoğlu ailesine hersey ıcın tesekkur ederım.

    Aşkabat enteresan bir şehir. Tüm şehir granit ve mermerden yapılmış gündüzleri. Göze soğuk gelen şehir, geceleri bu binalara beyaz ışıkları vurduklarında büyüleyici bir şehir haline geçiyor. Ayrıca şehirde enteresan kurallarda var mesela araban kirli ise polis seni durdurduğunda 100 dolar ceza kesiyor. Bende ülkeye girdiğimden beri kendi kendime düşünüyordum len bu herifler her gün her gün neden araba yıkıyorlar diye.

    Aşkabat da bir umut belki bankamatik vardır demiştim ama öğrendim ki bu şehir de de bankamatik yok yani. Azerbaycan dan Türkmenistan a geçerken kesinlikle yanınızda 500dolar kadar bulundurmanız şart.

    İki gecede bu ülkede tisko ya gittim. Selim sağolsun güzel güzel gezdirdi beni. Bu böyledir şu şöyledir diyip hadi diyip pistlere attık kendimizi hahah
    Aşkabat dan yaklaşık olarak 5 gün geçirdim. Enteresan bir çekiciliği olduğu kadar itici bir yanıda var bu şehrin. Ayrılırken sadece tanıştığım yeni dostlardan ayrıldığım için üzgündüm.

    Yola kavasoğlu ailesinin yanında kahvaltı yaptıktan sonra çıktım. O gün fazla bir kilometre yapmadım . Yakınlardaki Yaşlık köyünde durdum. Rüzgar arkamdan esmesine rağmen uzun bir aradan sonra kaslarımı zorlamak istemiyordum. Köye vardığımda kamp yeri bakınmaya başladım. Gençler ileride bir restaurant olduğunu onun çevresinde izin verebileceklerini söylediler.

    Restaurant a gittim. İçerde çalışanların hepsi kadındı. Türk bayrağını görünce yanıma gelip. Abi sen Türkiye den misin diye sordu hemen. Kendiside uzun senler Türkiye de çalışmış sonra vize alamadığı için sınır dışı edilmiş. Kendisini oraya götürmemi istedi iki laf arasında. Dedim olmaz ben 1 sene sonra döneceğim ülkeme. Neyse dükkanın sahibi geldi o da kadın . Dükkanları var ama dükkan dökülüyor. Müşteride yok içerde. Üzülüyorum bu duruma çalışanları ve sahibini çok iyi anlıyorum. Önce bir yemek siparişi veriyorum. Biraz sohbet ediyoruz. Yüzlerinde gülücükler oluşturduğumu görmek hoşuma gidiyor. İçeri girdiğimdeki o karamsar havaları gidiyor. Ben içeri girdikten sonra arkamdan birkaç grup daha geliyor. Bende mutlu oluyorum. Çadır için yer istiyorum. Sahibinden olur mu diyor. Arkada klimalı ev var orda kalırsın diyor. Eve götürüyor beni. Belli ki kalanlar var oda da. O gün için kimsenin kalmayacağını söyleyip gidiyor. Bende eşyalarımı çıkartıp günün verdiği yotgunlukla hemen uyuyorum.

    Gecenin bir yarısı kafam kaşınıyor. Elimi atıyorum kafama sert bir cisme değiyor kendime geliyorum hemen . Ben elimi değince hareket ediyor . Saçlarda uzadı anasını satayım. Terden, tozdan falanda kazık gibi arasına girmiş böcek öyle tek hamlede de saçlarımın arasından atamadım. Hemen tepe lambamı yaktım yanımda duran kafamda ki bu büyük böcekte ne diye bir bakım dedim. Lambayı bir yaktımki çevremde bir KaraFatma ordusu dolanıyor ben ışığı yakınca hepsi dondu kaldı bana bakıyor. Ha siktir oldum. Sayamadım kaç tane var. Fark ettim ki tulumun içine de girmişler. Off off. Hemen üstümü başımı bir çıkardım. Silkelendim . Böceklerden tiksinmem. Fakat bu salak hayvandan oldum olası nefret ederim. Pisliğin olduğu yerde olduğundan sanırım. O kadar da pis değilim canım ben . Odanın ortasına çadırımı kurdum. Sonrada yatıp içine uyudum. Sabaha doğru kalktığımda çadırın tepesinde ve altında kara Fatmalar mevcuttu. Onları bir kışkışlayıp haha sabah kahvaltımı huzur içinde yaptıktan sonra yola koyuldum.

    O günde şanslı günümdü rüzgar arkamdan esiyordu. Rüzgar arkamdan estiğinde ciddi anlamda terliyordum. Ama pek umrumda değildi. Hızım güzeldi, yol fena değildi. Yolumun üstünde kaka şehrinde Nata inşaatın şantiyesinde öğlen yemeği molası verdim. Şantiyeler dinlenme alanlarım olmuştu bu çok güzeldi.

    Öğlen yemeğinden sonra biraz yol aldım. Sol tarafımda harabeleri görünce hemen oraya yöneldim. Tabelada eski Moğol şehri olduğu yazıyordu. Çıktım bir tepenin üstüne o büyük şehri hemen kareledim. Hemen ilerisinde de Sandıklı Evliya türbesi vardı oraya da uğradım. Tabi bu noktalar hakkında çevrede bilgi verecek kimse yoktu. Alan terk edilmiş gibiydi.

    Akşama kadar 142 km yol aldım. Sık sık durup mola vermesem demekki 200 ü zorlarım ben diyede düşünmeden edemedim.Günde 200 km yol yapmak bana nerdeyse 3 günlük zaman kazandırırdı.

    Nata inşaatın yaptığı köprülerden birine 3 km uzaklıktaydım fakat güzel yeşillik bir köy gördüm. Kampı burada vermek istedim. İnsanlar ben köye girince korktular bunu yüzlerinden anlayabiliyordum. Bir tanesine selam verip konuşmak istedim arkasını döndü gitti. Markete uğradım hem su alıp hemde sohbet etmek için. Çadır kuracak bir yer aradığımı söyledim ilerde türk şantiyesi var. Orda kurarsın cevabını aldıktan sonra köyde hiç durmadım . Arada bir böylede oluyor. Aslında korktukları ben değilim. Benim başıma orda bir şey gelirse onların başına benim başımdan daha büyük dert açılacağını biliyorlar o yüzden uzak duruyorlar. Bende adamın dediği gibi geceyi inşaat da çadır kurarak geçirdim.

    Bu şantiye de iğde ağcının altına çadır kurdum. Birkaç Türkmen hemen yanıma gelip. Bu ağaç kötü şanstır altında uyuma dediler. Şeytan gelir dendi. Valla sabaha kadar mis gibi uyumuşum.

    Bugünde rüzgar arkadan estiği için rahat bir yol alıp Tejen de ki Türkmen Türk okuluna vardım. Okulun yetkilisi Yusuf bey beni karşıladı. Bir gün bu okulda kalabildim. Fakat hem öğrencilerle muhabbet etme imkanı buldum hem de öğretmenlerden birinin evlilik sonra dost yemeğine katıldım.

    Ertesi sabah Kadir hocanın sınıfında benim için bir gösteri yapıldı. Çocuklarla sohbet ettim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım öğlen bir gibi yola çıktım.
    Öğlen bir gibi yola çıktım gideceğim yer oğuzhan tır parkı 82 km bir alan. Önce arka lastiğim patladı, onu tamir ettim. Büyük bir çivi girmişti. Birkaç kim sonra gene patladı. Bu sefer dikkat ettim ki arka teker yarılmış. Eee bu lastikler karadenizi gördü ege yi gördü , Ankara da bir çok yerde bindim 7000 km fazla yol aldılar. Normal. Öndeki lastil maşallah hala taş gibi. Moğolistan için aldığım dişli lastikleri taktım. Onlarda Rubena enes . Bugun de rüzgar karşıdan esiyor. Sırası ile önce gidon çantası koptu. Sonra ön sağ çantanın bir klipsi sonra ikincisi kırıldı. Çantayı arkaya yükledim. Bu seferde bisikletin dengesi bozuldu. Arka lastik bir kere daha patladı, ön çamurluk düştü. Bir yerde durduğumda da fark ettimki ön göbekte boşluk oluşmuş. Ne oluyor len dedim hepside bir günde olmazki kardeşim. Hava karardı. İlk defa karanlığa kaldım. Ne olursa olsun oğuzhana varacağım diye bağrıp yola devam ettim. Akşam 10 gibi oğuz han a varmıştım. Ekmek arası ciğer yiyordum. Tırcı arkadaşlarla da sohbet ediyordum.

    Sabah gene tırcılarla beraber aynı zamanda yola koyuldum. Mary de ki Türkmen Türk okulunda Ahmet hoca beni karşılayacaktı. Bu okulda durmam şart olmuştu . Çünkü kırılan çantaya bir şeyler yapmam lazımdı. 80 km dengesiz bir şekilde yol almak beni iki kat yordu.Mary e vardığımda Ahmet hoca her konuda yardımcı olmaya çalıştı bana. Türkmen Türk okullarındaki misafirperverlik çok güzel. Burada açık hava sinemasında çocuklara ve gençlere projemin amacını anlatıp videoları ve fotoğrafları gösterdim. Hepsi çok etkilendi. Bu arada okulun demircisi aliminyumdan 4 kanca yapmıştı bana. Pk sağlam gözükmesede genede iş gördü. Sağdan soldan benim kancalarla da sıkıştırınca gayet sağlam olmuştu. En azından artık denge sağlanmıştı. Kendilerine buradan çok teşekkür ederim.

    Mary den sonraki durağım Bayramali de ki Türkmen Türk okulu oldu iki şehir arasında pek bir fark yoktu fakat bu şehir Merw olarak da bilinir. Selçuklu imparatorluğunun Başkenti. Yusuf hoca bura daki gezilerde bana eşlik etti ve bilgi verdi. Arkadaşlar gördüklerimi görmenizi isterdim. Daha doğrusu göremediklerimi. Yahu koca şehir kumların altında kalmış büyüklüğünü ve genişliğini anlatmak zor. Tek bir arkeolojik kazı yok. Muhteşem bir hazine toprak altında. Bir yerde göçük olmuş bir evin parçasını ordan görebiliyorsunuz. O kadar güzelde korunmuş ki her şey. Neden diye sordum. Neden böyle bir hazine gün yüzüne çıkartılıp insanlığa sunulmaz ki. Görmeseniz bile o gücü hissede biliyorsunuz. Birkaç türbe gezdikten sonra Okula gerip dönüp sohbet ediyoruz. Sabahleyin de erkenden yola çıkıyorum.

    Hedefim sınırın yakınında bir yerde kamp kurmak. Fakat rüzgar öyle bir esiyor ki tam karşıdan gitmek mümkün değil buna rağmen öğlene kadar 120 km yi geçmiştim. Çölün ortasında ilerliyordum yaklaşık 70 km dir hiçbir yapı ve ağaç görmemiştim. Aşkabat dan beri sadece kordinatımı veren GARMİN MARKA!!! Gps aygıtımda sadece sınırı kaç km kaldığını göre biliyordum. Kum fırtınası başlamıştı. Ağzım gözüm burnum her tarafım kum olmuştu biranda. Polimeks den aldığım kum maskelerinden bir tanesini hemen kullandım. Tamda bu sırada Çölün ortasında Ahmet’in cafe sine vardım. Ulan hayal mi görüyorum oldum 3 litre suyum kalmıştı. Tırcılarda vardı. Çay yemek su bir güzel karnımı doyurdum. Önüme bir defter koydu orda duran tüm turistler bu deftere not yazıyorlarmış. Hadi beeeee. Notları bir karıştırdım. Bu Malezyalılar 2 gün önümde çıktı. David ise sabah erken saatlerde geçmiş ordan haydaaa oluyorum hemen bende bir şeyler yazıp benden sonra geleceklere bana ulaşmaları içinde email adresi bırakıp hemen yola koyuluyorum herif hemen önümdeymiş. Tam yola çıkıyorum. Gitmemin imkanı yok göz gözü görmüyor. Her taraf kum. Orada ki tırcı arkadaşlardan birine rica ediyorum beni 30 km ötedeki Türkmenabat a atarmısınız diye. Bir tıra atlayıp 30 km araç da yol aldıktan sonra. Türkmenabat dan basıyorum pedala. Sınıra varınca kadar hiç durmuyorum. Ulan nerde bu herif bas bas yetişemedim bir türlü hava tam kararmaya başlamışken ben sınıra varıyorum. Kapılar kapanmış geç kalmışım. Kanadalı 1 saat önce geçti diyorlar sınırın öbür tarafında kamp atmış durumda. Tıra bındıgım o 30 km harıc gun ıcınde 182 km yol yapmısım. Adamı yakalıyacagız dıye kendımızden gectık genede yakalıyamadık. Gece cadırda uyurken kac defa kramp girdi bagırdım hatırlamıyorum. Yükle bırlıkte rüzgara karsı bu kadar kilometrenin fazla olduğunu anlamış oldum. Sabaha ağrım sızım pek kalmamıştı fakat sanırım bir daha bu kadar fazla km yapmayacagım. İsterse onumde bır ordu bısıkletlı olsun. Yalnız giderim daha ıyı valla.

    Sabah uyandım. Sınır kapısının onunde tırlar ve ben sınırdan geçmeyi beklıyoruz. Beklıyoruzda ben motoru bozmusum. Yahu koca arazıde sımdı gıdıp nereye yapayım her taraf acık kabak gıbı kıcımızı gosterecek halımız yok. Caktırmadan kesıf gezılerı yapıyorum sınırın neresıne mayın bırakayım dıyede yok arkadas her yerden hersey gozukuyor. Saat zaten 8 de oldu. Calısanlar calısmayanlar sınırı gececek olanlarda gelmeye basladı. Altıma kacırdım kacıracagım. Gıttım kapıdakı askere acık acık su kapıyı benım ıcın acın yoksa altıma sıcacam az kaldı dedım. Bısıkletı parayı pulu bıraktım orda tuvaletı gosterdıler. Kosa kosa gıttım. Oh be dunya varmıs nıye daha once demedım dıyede kendıme kızıyorum.

    1 saat sonra sonra gerı döndüm bu sırada tırlar gecmıs falan fılan. Tırcı alemının kralı şeklinde sahneye en son ben girdim .

    Türkmenistan da yollar bozuk, hava sıcak, bankacılık yok, Internet var dıyorlar da o da yok, kurallar ve baskılar var, su yok, ve daha bır cok sey daha sayılabılır. Fakat insanı güzel kim ne derse desin ben köylerindeki o mısafirperverlıgı konukseverlıgı gordum yaşadım. Türk her yerde Türk. Bunu yol boyunca hissediyorsunuz ve mutlu oluyorsunuz. 1248 km yol alıp 52000 kalorı kaybettım. Ülke genel olarak çok ucuz. Ülkenın nerdeyse tamamı düzlük. Fakat yollar çok kötü. Tarihi ve turistlik yer sayısı kısıtlı. Avaza bölgesi bundan 10 sene sonra sanırım ancak turistlik bir yer olur.

    Bu ülkede yeni dostlar kazandım. Ülkeyi baştan sona bisikleti ile geçen ilk Türk ünvanınıda böylelikle almış oldum . Bunun içinde gurur duyuyorum. Eh artık şu özbekistana geçelim
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 05:53 3 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

  9. #29
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..

    28 Mayıs 2010 Cuma
    Turkmenistan (Turkmenbasi - Askabat )

























    Gemide zaman geçmediğinden bilgisayarda oyun oynayarak vakit geçiriyordum. Gece birde uyudum iki gibide önce çapanın çekilişi sonrasında motor sesleri ile uyandım. Limanda ki gemi çıkmıştı limana gidiyorduk. Bu saat de indirmezler diye düşünürken kapı çalındı. Hazırlan doktorlar kontrole gelecek sonrada ineceksin dendi. Yahu şans yok bende nerdeyse hiç uyumadım. Hazırlandım doktorlar geldi kontrolden geçtim. Eşyaları bisikletime taşıdım. Bisiklet hazır olunca da yük kısmından çıkıp gümrük bölümüne geçtim. Bu süreç epey uzun oldu.Saat sabah dört olmuştu.

    Gümrüktekiler beni görünce şaşırdılar. Vize sorun olduğundan Bakü den bisikletli ile gelen çok az turist varmış. Ben cidden çok şanlı bir bisikletçiyim. Öğrendiğim kadarı ile Türkmenbaşın dan bisikleti ile başlayıp Farab’a kadar giden daha doğrusu buna izni olan ikinci kişiyim. Benden önceki grup Amerikalıymış. Diğer gelenler ise 5 günlük vize süresi dolduktan sonra yakalanana kadar yola devam ediyorlarmış. Yakalandıklarında da Özbekistan sınırına bırakılıyorlarmış ya da buradan trene atlayıp Özbekistan sınırına geçiyorlarmış.

    Vizemi burada alacaktım. 1 aylık vizeyi dolu dolu kullanmak için fakat vize bölümü sabah 9 da açılıyormuş. Eh ne yapalım oturup bekledim. Bu arada oradaki askerlerde kayıtlarını incelediler. Neden mi? Daha önce Türkmenistanı baştan sona geçen sadece Amerikalılar olmuş. Onlarda Üç kişiymişler. Resmi olarak tek başına geçen olmamış. Benim ilk olacağımı söylediler. Onlarda mutlu oldu bende. Kendi ülkemde tarihe adımı yazdırmama çok var ama Türkmenistan da tarihe geçecektim.
    Sabah 9 da vize bölümüne bakan memur geldi. 95 dolar vize parası 30 dolarda toprağa ayak bastı parası verdikten sonra pasaportumu almaya gittim. Vizeyi verdiler ama bir sorun vardı. Beni Türkmenistan da sahiplenecek bir Turizm firması gerekiyordu. Bunun sebebini inanın hala anlamış değilim. Yabancı şubeye gitmem söylendi. Türkmenbaşın da bir tane vardı.

    Neyse sınırı geçmiştim sonunda pedallamaya başladım. Özlemişim yolda olmayı. Türkmenbaşı limandan 6 km uzaktaydı. Şehir merkezine vardığımda yabancılar şubesine uğradım. Orda bana turizm şirketi bulmaya çalıştılar. 3 gün içinde bu işlemi yaptırmam gerekiyordu yoksa ceza yiyorsun. Elçiliği aradım. Elçilikte bu şekilde kayıt yaptırmadan ülkeye nasıl girdiğime anlam veremedi. ‘’ Gürkan bey siz bu ülkeye nasıl girdiniz almamaları gerekiyordu size o kayıt yapılmadan. Zoru başarmışınız. Hemen trene atlayıp Aşkabata gelin kayıt işlemlerini oradan yaptıramazsınız’’ Ben 1 aylık vize almışım. Gemiden başka bir araca bisikletimi koymamışım. 645 km lik yolu bisikletimi trene atarak gideceğim öyle mi? Hahah. Telefonu kapadım. Yabancı işler şubesi önce gümrüğü aradı hakkımda detaylı bilgi aldı. Sonrasında Balkanabat da ki Balkan Seyahat acentası arandı. 2 saat lik bir trafik görüşmesi yapıldı. Bu arada Aşkabat da arandı. Yabancı şubedeki görevli ‘Gürkan bey şehirden ayrılmayın, kalacak bir yer bulun halledilecek yorgun gözüküyorsunuz’’. Valla doğru söylüyordu. Kendisinden şehir hakkında biraz bilgi aldım. Kendisi de Ankara ya sık sık geliyormuş. Telefon numaramı verdim gelince mutlaka ara misafirim olacaksın dedim. Çok çabaladı ve uğraştı. Madem aranacaktım, kalacak yer bulayım dedim.

    Şehrin içinde bisiklet sürmeye başladım. Hava çok sıcak, uykusuzum, açım nereye gittiğimi bile bilmiyorum. Yolda alt yapı çalışmaları yapılıyordu . Her yer toz topraktı . Tam iş sahasının yanından geçerken kazıcıdan bir korna geldi. Şöför elini kaldırmış bana hayretler içinde bakıyor. Araçtan inerken ‘Toprağam bana Türkiye den bunla geliyorum deme ‘ dedi. Gülmeye başladım. Derken çalışan herkes işi gücü bıraktı. İşi yapan Türk Firması Polimeks çıktı. Hemen bir kola alındı marketten başlanıldı sohbete. Hikayemi anlattım. Heycanla dinlediler. Gurur duydular. Alan sorumlusu Özcan ‘ Abi senle gurur duyuyorum Türk Bayrağını arkanda taşıyarak bu topraklarda geziyorsun helal olsun sana’ diye bağırıyordu. Çevresindeki Türkmenlere de gururla beni gösteriyordu. Hemen şantiye şefini Mehmet beyi aradı durum anlatıldı bana oradan yer hazırlandı. Gideceğim zaman beni bisikletimle Türkmenbaşına bırakmak kaydı ile servise bindirildim. Şantiye ye gidildi. Şantiye şefi Mehmet bey beni karşıladı. Hemen odamı gösterdi. Klimalı sıcak suyu akan güzel bir oda. Kirli kıyafetlerim için bir kadın kapıda bekledi. Duşumu aldıktan sonra öğlen yemeğine indim. Allahım dünya varmış ya. İyi ki Polimeks firması buradaymış dedim. Bu arada yeni insanlarla tanışmaya da devam ediyordum. Neşet ve Aykut adında iki arkadaşla tanıştım. Aykut haritacı, aklıma Enes geldi. Ah ulan Enes sende olsaydın da beraber yol alsaydık. Kendisinin de motoru varmış. Onla buralara hangi yoldan gelmek daha iyi olur diye düşünürken ben çıkıp gelmişim. Gürcistan ve Azerbaycan yollarının yapım aşamasında olduğunu söyledim. İran üzerinden Aşkabat’a gitmek daha mantıklı. İran’ın yollarının gayet iyi olduğunu yabancı gezginler hep söyler . Bizim gibi gezginler için kullandığımız vasıtaların mekanik ve yedek parça sorunları hayati önem taşıyor. O yüzden yolun durumu cidden önemli. Özellikle Asya bölgesinde neyi nerden bulup kime yaptıracaksınız?


    Türkmenistan da ki ilk önceliğim güneş kremi bulmaktı. Hangi Dermanhane’ye baksam (eczane ama bu dermanhane adı hoşuma gitti ) yok. Yahu böyle bir ülkede nasıl yok? Kadınların çoğu uzun ince elbise giyiyor sanırım o yüzden yok . Diye düşünmeye başlamıştım ki Pazar alanında tezgahlarda bulabileceğim söylendi. Yarın şehre uğrayıp alırız dedik.

    Ertesi gün eksikleri tamamladım. Mehmet bey Polimeks firmasının Türkmenbaşın’da yaptığı kanal ve havalimanı projesini bana yerinde gösterdi. Kanal projesi tam bir mühendislik harikası. Hazar denizinden suyu alıp kot farkı olan kanala filtreleyip pompalıyorlar 7 km uzunluğundaki bu kanalda denize giriliyor ve çevresinde bir dolu restoran spor merkezi mevcut. Avaza dedikleri bu bölgeyi Türkiye nin Antalyası yapmaya çalışıyorlar. 100 den fazla otel planı mevcut 6 otel yapılmış. Fakat bir sıkıntı var. Çölün ortasına yapılan bu muhteşem proje için insan gerekli. Etrafta insan yok ki?

    Eee turizm desen ülkede bir çok yasak var giriş zaten sıkıntılı çölün ortasına turisti çekmek için bir cazibe lazım tamam bu kanal projesi süper ama yetmez ki. Birde dikkatimi çeken şu oldu 14 km boyunca birer metre ara ile çam ağacı dikmişler. Hazar denizinin yanında çölün ortasında çam ağacı. Yarısı kurumaya başlamış bile. Amaç çam ormanı yapmak. Tutmaz ki. Peyzajcıya helal olsun dedim. Sonrada tesadüf eseri tanıştık Trabzonlu çıktı. İbrahim canım kardeşim hadi ben kalktım Japonya ya bisikletle gidiyorum bir oluru var. Ama sen çöle çam dikmişin nasıl olacak bu?. İbrahim ve karısının ( ki adını bana söylemeyi unuttu yoksa onu buraya yazmaz isem üzüleceğini de dile getirmişti) yeşillendirme çalışmasına bakınca muhteşem iş çıkartmışlar çölde ancak bu kadar olurdu dersiniz.. Cumhurbaşkanı istemiş. Türkmenbaşı istediyse olacak önemli değil diyor kurudukça yenileri dikiliyormuş. Bende neticeyi seneler sonra öğrenirim dedim.

    Yabancılar şubesinin girişimleri sonucunda bir telefon geldi. Nerde olduğum öğrenildi Balkanabat dan bir yetkili yola çıktı. 180 km yol alıp benim yanıma şantiye ye geldi Pasaportumu istedi. Vizeme baktıktan sonra bir aylık kayıt damgasını vurdu. Tam ben ne kadar vereceğim diyecektim ki, Başbakanın yaptığım bisiklet seyahatinden haberdar olduğunu ve ülkede ki tüm otellerde indirimli kalabileceğimi söyledi. Yol boyunca da herhangi bir sorunla karşılaşırsanız lütfen beni arayın dedi. Şimdi oda da ki tüm çalışanlar ve ben şoktayız. Peki bunun ücreti nedir dedim. Siz misafirsiniz Balkanabat da sizi bekliyoruz iyi yolculuklar diyip çıktı. Çıktıktan sonra Mehmet abi KGB ajanı olduğunu söyleyip noktayı koydu ama yapılan çalışmaya o da şaşırdı.

    Elçilik telefon açtı Aşkabat trenine bindiniz mi diye. Durumu kendilerine anlattım hangi birim aracılığı ile buları yaptırdınız diyor. Elçiliğinde durumdan haberi yok. Ne olup bitiyor onlarda anlamadı. Şu durumda birimin adı Gürkan Genç. O kadar : ). Olaylar nasıl gelişti ne oldu bende anlamadım ama her şey hal olmuştu.

    Sabah Türkmenistan a giriş yaptığım noktaya beni bıraktılar. Türkmen şöförler Mehmet abi ye önünde dik bir rampa var bu bisikletle orayı çıkamaz diyorlar. Rampa mı var abi Karadeniz den beri görmedim inşallah iyi bir rampadır düz yolda gitmekten valla sıkıldım diyince gülüyoruz. Vedalaşıp yola koyuldum.

    Yolun hemen başındayken güneşin yakıcılığını hissettim. Hemen durup kremi sürdüm. Bir süre daha gittim anladım ki bu güneş faktör falan dinlemeyecek beni kavuracak. Rüzgarlığın kol bölgesini çıkardım onu gecırdım üstüme böyle daha iyi oldu hem kolları korunmuş oldum hem de bu kıyafet çok başarılı oldu. Sadece kollarımı örtüyor ve her tarafından nefes alıyor.

    Dedikleri rampaya geldiğimde hayal kırıklığı yaşadım eğimi %7 olan yarım kilometrelik bir yerdi. Sonrasında 80 km boyunca dümdüz bir yolda pedal çevirdim. Bunu yola çıkmadan önce biliyordum. Türkmenistan rotasını çıkartırken dıkkatımı cekmıstı hıc yukseltı yoktu ülkede Pedalı vurduğun gibi bisiklet giderdi. 1440 km de böyle gidilmez ki. Uykusu gelir adamın, zaten sıcak fena yapıyor. Ulkede ıneklerın yerını develer aldı. Öyle başı boş arazide geziniyorlar. Bu çöl kumunu ben hayatımda ilk defa görüyorum. Birinci sınıf plaj kumu. Yani Türkiye de sahil şeridine sermek için aranan kum burada istemediğin kadar var.
    Su,makarna, nutella, pilav, konserve balık, zeytin, çorba her şey mevcut yanımda ama bir ekmek almayı unutmuşum aklımdan tam keşke marketten alsaydım dedim. Ben bunu düşünürken arkadan geldiğini duyduğum kamyon yanımda yavaşladı kafamı çevirdim, şöförün yanındaki adam bana ekmek gösteriyor. Şaka dedim ya cidden şaka olmaz yaa. Serap serap, çöldeyim ya. Yemin ediyorum arkadaşlar 10 saniye geçmemişti bu ekmek olayını düşündükten sonra ortaya çıkı verdiler. Demek ki bu çölde kanunlar böyle işliyor. Bir sonraki dileğim bir otobüs dolusu bikinili Türkmen kızlar oldu. Onlarda hemen kamyonun arkasında belirdi . Neyse şimdi ekmeklerde gitmesin, isterim işareti yaptım. Kamyon önümde durdu. İki Türkmen indi araçtan bana bir bardak soğuk ayran verdiler ( deve sütünden yapılan ÇAL) ikide ekmek verip yollarına devam ettiler işleri olduğundan durup sohbet edemediler. Allah razı olsun dedim . Biliyorum sende benle yol alıyorsun hoşuna gidiyor macera.

    Hani gölgeliğe çekip kendime yemek hazırladım demeyi çok isterdim fakat ağacı geç tek bir yapı bile yok alanda. Güneşin altında yaptım kendime ekmek arasın ton balık üstüne de bir tane snickers yedim tamam yola devam. Akşama kadar 80 km yol aldım Belek kasabasına varmıştım.Tırcıların araçları görünce aha dedim kankalar hemen bende o alana girdim. Güzel bir Türkmen lokantası. Kocaman bir dut ağacı altına geniş çardaklar kurulmuş rüzgar serin serin esiyor. İranlı birkaç tırcı vardı. Nerden geldin nereye gidiyorsun muhabetlerinden sonra mekanın sahibi dut ağacının serin bir köşesinde çadır kurabileceğimi söyledi. Süper olmuştu bu hiç vakit kaybetmeden oradaki minik çocuklarla çadırımı kurdum. Onlarda benim orda kaldığıma sevinmişlerdi. Hem Türk oluşum hem de bisikletle gelmem değişik bir sevinç yaratmıştı bu çocuklarda. Bisikletin üzerindeki yükleri indirdikten sonra bisikleti çocuklara verdim binmeleri için köydeki her çocuk bisiklete binmek istiyordu. Bende onların bisikletine bindim . Sonrasında elimi yüzümü yıkayıp çadırıma girip üstümü başımı değiştirdim. Çok fazla tuz kaybetmiştim kıyafetlerden belli oluyordu. Çadırı bir düzene soktuktan sonra dut ağacının altındaki serinlikten kendimden geçmişim nasılda güzel uyumuşum anlatamam. Uyandıktan sonra yöresel bir yemek yiyim dedim.

    Mantılarını övdüler bende ondan istedim. Mantılarında yoğurt yok, biraz yağlı etleri kocaman hamuru da enlemesine açmışlar baklava görüntüsü var. Tadı süper . Bir porsiyon mantı 4 manat yani 2 Lira ediyor bizim paramızla .

    Evet ülke bizim ülkemize kıyasla çok ucuz. Mesela benzinin litre fiyatı yanlış hatırlamıyorsam 90 kuruş. Bu ülkede halk doğal gaza, elektiriğe para vermiyor bedava. Devlet gene araç sahibine yılda belli bir oranda benzin veriyor. Vergi diye bir şey yok . Ülkede yaşan herkesin kendine ait bir bağı bahçesi var. Okul sayısı az fakat okula giden sayısı fazla. Halkı iş arıyor ama iş alanı yok petrol ve gaz var o da yabancıların elinde. Yemekleri güzel fakat kara sinek çok. Irk olarak çok güzeller. Hep konuşulur duymuşuzdur. Türkmen Kadınına bakmaya doyamazsınız o kadar güzeller. Evlenmeden ülkeden çıkmam lazım diyorum. Bu ülkede yabancılar Türkmen bir kadınla birlikte olamazlar sınır dışı edilirler yasak. Türkmen bir kadınla evlendin diyelim. O kadının 30 yaşına kadar ülkeden çıkması yasak. Çıkacaksa ciddi bir para veriyorsun devlete. Restoranda ve dışarıda sigara içmek yasak ancak evinde içebilirsin. Gece 11 den sonra yabancıların sokağa çıkması yasak. Ülkede kredi kartı kullanımı yok bunu biliyordum ve ATM de yok bunu bilmiyordum. Parasız kaldım Western Union dan para transferi ile ancak para alabiliyorsun. Salı günleri resmi tatil. Pazartesi günleri de her yer akşam dört de kapanıyor resmi tatil öncesi olduğundan. Halkı şimdiye kadar çok konuksever. Bazı iş güzarlar turistim diye kazıklasa da genelde insanı iyi. Hava koşulu bakımından çok sıcak. Arada bir geçiş dönemi yaşamadım. Yağmur çamurdan, bildiğin çöl iklimine geçtim. Hani serin serin pedallama durumum olmadı .

    Sabah olunca pılımı pırtımı topladım. Erkenden yol aldım. İstikamet Balkan eyaletinin büyük şehri Balkanabat. Yol düz araç sayısı çok az. 60 kilometre boyunca yerleşim yeri görmedim. Yanımda 10 litre su taşıdığımdan dolayı artık pek telaşlanmıyorum. Ne olursa olsun o su tanklarının hepsini yerleşim yeri gördüğümde ağzına kadar dolduruyorum. Çölde gitmek sakat bunu fark ettim. Ulan at sırtında burayı geçmek daha rahat valla. Bizim demir at yoruyor sıcakta.

    Bu arada buranın hattını aldım o sayede cep telefonundan internete girebiliyorum çektiği alanlarda. Facebook a yazıyorum . Başka bir siteyi de açamıyor. Benim İstanbul da ailesini ve kendisini çok sevdiğim dostum Emre Arıkan (Piç EMRE deriz ) facebook dan mesaj atıyor. Koyu Galataraylıdır. Fener şampiyon oldu tebrikler sende orda bir kutlama yap diye. Son maçlara kaldığını biliyordum ama iletişim olmadığı için ve sadece yola konsantre olduğumdan unutmuşum. Cidden mi ? diye soruyorum. Sana link gönderiyorum bak kutlamalara diyor. Len angut çölün ortasında tek başıma gidiyorum tabiri caizse sıcaktan götümden soluyor durumdayım. Allah dan bunları genelden yazıyor da Fenerli dostlarım hemen olaya müdahale edip durumu anlatıyorlar yoksa bir sevinç gösterisi videosu da ben hazırlıyordum. Lakabına uygun adamsın ne diyeyim sana. Çin de görüşürüz.


    Asfaltın üzerine çarpan sıcak ufukta görüntüyü hayal meyal bir şey durumuna getiriyor 55 km gitmişim 5km sonra yerlesım yerı oldugunu gps de görüyorum. Orası gözükmeye başladı. Gps olmasaydı sanırım sevinç çığlıkları falan atardım .. Dzhebel şehri Balkanabat a yakın olduğundan Belek e göre daha iyi bir durumdaydı. Öğlen vakti buraya vardığım için kendime dinlenecek ve yemek yiyecek bir bakınmaya başladım. Bu şehirde ya çok okul vardı ya da var olan okul çok büyüktü her yer öğrenci dolu. Kızların giydiği fıstık yeşili uzun entari en çok dikkat çeken şey şehirde. Kaldırımlar tamamı ile yeşil. Erkek sayısı çok az. Hepsi bakışıp bana gülüyor. Marketin birinde durunca başıma toplandılar. Nerden geldiğim nereye gittiğim soruldu. Türkmen – Türk okulu varmış şehirde. Okula çağırdılar. Hemen karşı taraftaydı. Öğlen saati olduğundan herkesin yemekte olduğu anlaşılıyordu. Şimdi okula girersem çıkamam diye başka zaman diyip bir restorana kendimi attım.

    Yemekten sonra yoluma devam ettim. Balkanabata 20 km kalmıştı. Benim için gorevlendirilen arkadasın adı Arslan dı. Telefon acıp sehre girdiğimde kendısını aramamı söyledi. Bende aynen öyle yaptım. Şehre girdikten sonra bulunduğum noktayı söyleyip bekledim. Arabası ile geldi ve kalacağım otele kadar bana eşlik etti. Yolda Türk bayrağını gören herkes sohbet etmeye çalıştı ama ben aracı gözden kaçırmamak için pedalladım. Nasıl olsa bir gün buradaydım şehirde gezerim dedim. Otele vardık. Hemen bir bankamatik bulmam lazım dedim çünkü nakit param bitmişti. Bankamatik yok dediler . Neeeeeeeeeee. Nasıl ya? Kredi kartı kullanmadığınızı biliyorum da bankamatik nasıl yok ? Eee peki posta yolu ile size havale çıkarılıyor mu? O da yok dediler. Western union dan havale yaptırın dendi. Yerini sordum. Akşam dört olmuştu ıyı yetısırız dedım. Araca atladık. Bankaya gittik. Western unıon kapalıydı. Neden? Çünkü Salı günleri resmi tatil olduğundan pazartesileri dört de kapatıyorlarmış süpeeer.. Çarşambaya kadar kaldım burada. Çarşamba günüde gittiğimde tarih 19 mayısdı bu seferde bizde resmi tatilde . Bomba gibi oldu. Tur programında biranda 60 km geriye düştüm. 3 gün yol aldım mı kapatırım. Fakat ben bu farkları başkentler için kullanıyordum. Neyse Allahtan otel konaklaması ucuz. Balkanabat da ki tek otel ve 5 yıldız. Geceliğim 15 dolar .. bir öğün yemekte tıka basa ye 10 Tl yi geçmiyor. Geceleri de kalabalık discosu olan bir otel.. Yapacak bir şey yok tatil zamanı.

    Bu ülkelerde yol alırken Türkçenin yanı sıra Rusça da bilmek şart. İngilizce hiçbir halta yaramıyor. Bilen yok. Ertesi sabah kahvaltıdan sonra çıktım sokaklarda yürüdüm fotoğraf çektim. Bir Türkmen evine misafir edildim yemek yedirdiler. Kızlarını tanıştırdılar. Akşama da bekleriz dendi ama Lokum ve çiçekle gel dediler. Şaka şaka haha ama durum ona doğru gidiyordu. Türkçe konuşurken Rusçaya dönüyorlar araya Rusça kelimeler koyuyorlar ben hiç bir şey anlamıyorum. Yahu kardeşim madem ağustos ayına kadar Rusça’nın konuşulduğu ülkelerde yol alacağım çalışmalara başlayalım
    Kural bir dil dile değmeden yabancı dil öğrenilmez. Demek ki ne yapacağız. Disco yu ziyaret edeceğiz. Kural iki Nokia ya hemen bir Türkçe Rusça sözlük yükleyeceğiz. Bu aşamaları geçtikten sonra önümüzdeki aylarda temel gıda maddeleri isterken veya sınır kapısıydı polisti elçilikti ya da herhangi bir yardımda en azından vucut dilinin yanına yardımcı kelimler de kullanabileceğiz. Kararları aldıktan sonra çalışmalara başladım.

    Şehirde gezilecek görülecek yer yok. Ne bir müze ne bir tarihi yer. Ya da ne bilim güzel yapı. Hiç bir şey yok. Klasik Rus dönemi bloklar ve birkaç havuz var o kadar.
    Perşembe gününe kadar otelin içinde vakit geçirdim. Leyla adında bir rus arkadaşım oldu . Dil çalışması yaptık. Ben ona öğrettim o bana. Rusça konuşması zor değil fakat yazması biraz zor. Onu öğrenmek içinde adam akıllı eğitim almak şart . Perşmebe sabah erkenden paramı bankadan alıp yola koyuldum.

    Kısa bir mesafe gidecektim o yüzden biraz geç çıktım. Kum-dağ kasabasına gidiyordum. 47 km lik bir mesafedeydi. Bir sonraki gün çölün ortasında yol alacağım için iki kasaba arasındaki en yakın mesafeden yola çıkmak en mantıklısıydı. Yol gayet iyidi. Hava kapalıydı. Hatta bir ara yağmur bile yağdı. Kumdağa 10 km kala bir polis memuru beni görüyor . Biraz muhabbet ediyor şehir içinde yol polis karakolunun yanına çadır kurabileceğimi söylüyor. Bende şehre vardığımda o karakolu buluyorum. Kumdağ enteresan bir köy. Herkesin bahçesinde petrol kuyusu var . Devlete petrol çıkartıyorlar . Yol polısının yanına gıdıyorum. Bana kamp atacagım yerı gosterıyorlar. Elımı yuzumu yıkıyorum cadırımı kuruyorum yerlesıyorum. Aksama doğru birileri cadıra vuruyor dışarı çıkarmısınız diyorlar. Çıkıyorum takım elbiseli biri diğeride spor kıyafetli. Yabancı şubeden geliyoruz pasaportunuzu görebilirmiyiz dediler. Dışarı çıktım. Pasaportumu verdim. Türkçeyi pek iyi konuşamıyorlardı. İngilizce biliyormusunuz dendi evet dedim . Başladık konuşmaya. Sırası ile ne amaçla bu ülkeye geldiğim öncesinde hangi rotayı izlediğim soruldu. Fotoğraf makinesinin içindeki fotolara, çantalarıma bilgisayarıma içindeki bilgilere ve yazılara baktılar. Birkaç fotoyu silmem istendi. Kendimi savunmak için kullandığım ekipmanı görmek istediler. Hangi sporlarla uğraştığım. Savunma sporlarından hangilerini bildiğim soruldu. En son olarak da Gps ile yol izi tutuyor musunuz sorusu geldi. Gps e bakıldı o sırada sadece harita modu açıktı izler gözükmüyordu. Bende hayır dedim. Yoksa onları da sildireceklerdi o bilgiler benim resmi olarak bu yolu bisikletle aldığıma dair kanıttı. Ben onları sildirmem veya kimseye vermem. 1 saat den fazla bir süre sorguya çekildim. Sonra teşekkür edip gittiler. Bende çadırıma dönüp yemeğimi yaptım.

    Bu kamp attığım alanın tam ortasında polis binası mevcut. Arka kapısından çıktıktan 25 metre sonra tuvalet mevcut. Ön kapısından çıktıktan 30 metre sonra kuyu var. Bu kuyudan çıkan sudan içtiklerini ellerini yüzlerini yıkadıklarını söylediler. Bende elimi yüzümü o suda yıkadım. Baktım hepsi içiyor bende bitmiş olan 5 litrelik bidonumu bu suyla doldurdum. Yarın lazım olacaktı.

    Sabah erkenden yola çıktım bu çölü biran önce geçmeliydim. Başlangıçta hava çok güzeldi. Bulutlu ve hafif bir esinti vardı . Sabah 10 dan sonra rüzgar şiddetini arttırdı tabi gene karşıdan ve bulutlar yok oldu güneş belirdi. Abovvv dedim bu saat de bu kadar yakıyorsa öğlene hapı yuttuk belli. Yoldan araçta geçmiyordu tek başıma yol alıyordum. Öğlene doğru karnım acıkmaya başladı. Ciddi bir su kaybı da vardı. Yandaki yapım aşamasında olan yola geçtim . Çadır altına sermek için aldığım bezi bisikletin bir ucuna bağladım öbür tarafınıda yüksek kum tepesine koyup üstüne taşlar yığdım. Kendime gölgelik yarattım. Tencere ocağımı çıkarttım makarnayı yapıyorum. Su karakolda doldurduğum suyu kullanayım artık dedim. Kapağı bir açtım. Etrafı sidik kokusu aldı. Süper dedim. Alt yapı sistemleri olmadığı için bu şehirlerde kuyu suyuna karışmış sidikler boklar. Enes demiştin ya kendi suyunu olmadı arıtır içersin diye. Ben kendiminkini değil kasabanınkini arıtıp içtim gayet de güzeldi hahaha. Ulan iyi ki almışız şu arıtma olayını yahu. Makarnayıda o sudan yaptım. Misss.

    Karnım doydu suyumu arıttım tekrar yola çıktım. Bu çöl yolculuğu aynı zamanda Moğolistan da yol alacağım gobi çölü öncesinde iyi bir antreman oluyordu. 100 km yolda nerdeyse 10 litreye yakın suyu kullandım. Bu şu demek oluyordu. Az kullandığım ve ilerde risk yaratmayacak malzemelerin bir kısmını bırakmam gerekiyordu. Su kapasitesini 15 litre veya 18 litreye bir şekilde çıkarmam lazımdı.
    Uzun ve yorucu bir yoldan sonra bir tane ağaç gördüm ilerde. Oh be sonunda dedim gölgesinden yararlanacağım bir ağaç. Yaklaştıkça fark ettimki kapılmış . Bir aile altında piknik yapıyor haha ulan koca alanda bir ağaç be yuh. Hemen arka tarafında Balkan Cafe yi görünce hah dedim. Su tanklarını dolduracak yer çıktı sonunda oh be. Biraz oturdum soluklandım . Buz gibi bir Çal içtim bir şeyler yedim orda oturan Türkmenlerle sohbet ettim. Tam kalkıp hesabı ödeyeceğim benden önce kalkan Türkmen aile benim hesabımı verip gitmiş. Teşekkür bile edemedim. Beni tebrik etmişlerdi.
    Yola devam edip Bereket şehrine yaklaşırken Net Yapı firmasının çalışanları beni gördü ve şehirdeki şantiyeye davet ettiler. Net Yapı Türkmenistan da ki tüm köprüleri yapan firma. Şantiyede Yemek yedim , duş aldım ve kıyafetleri yıkadım. Burada da bolca sohbet edildi hem Türkiye hem Türkmenistan hakkında konuştuk. Sabah da tüm eksiklermi tamamlayıp beni uğurladılar.

    Bir önceki gün o sıcakta keşke yağmur yağsa demiştim. Sabah yola çıkarken bulutlar gök yüzünü kaplamıştı. Yaklaşık 25 km sonra yavaş yavaş yağmaya başladı. Çölde yağmur yağsa ne olurki. Hemen kururdu. Su geçirmez kıyafetlerimi çıkarıp giymeye tenezzül bile etmedim. Ama biranda o yağmur bir bastırdı. Giyinmeye kalksam olmaz çantalara su girer. Saklanmaya çalışan nereye saklanacaksın koca alanda gene bir ağaç yok ki. Gözlükleri çıkarttım çünkü yağan yağmurun şiddetinden önümü bile görmüyordum. Hızlanmaya başladım belki ilerde sığınacak bir yer bulurum diye biranda zincir kırıldı. O hızla spd ler yerinden çıktı diz kapağımı gidona çarptım dengemi kaybetmeden hemen durdum. Yağmur öyle bir yağıyor ki zincir yolda gözükmüyor. Olacak iş mi şimdi bu. Alet takımlarını çıkardım. Baklalardan biri kayıptı . O yağmurda o ince pimleri yerinden çıkarmak ve geri yerine takmak nasıl zordu anlatamam arkadaşlar. Pimi göremiyorum bile. Bir şekilde yaptım. Çantaları tekrar yerleştirdim her şey çamur içindeydi. 5-6 pedal çevirdim gene kırıldı. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Bir daha yaptım gene kırıldı. Yapacak bir şey yok o sıra araç geçseydi kesinlikle binmiştim o araca tabi beni o halimle almazlardı ya neyse. Yağmurun altında yolun kenarında bekledim. Ne yapayım görmüyorum neyi nasıl taktığımı niye kırıldığınıda anlamıyorum. Demin kum tepeleri ile dolu olan yan tarafımda bir nehir oluşmuş önüne ne gelirse katıp götürüyor . Çölde kaç kişi sel görmüştür. Yağmur şiddetini azalttı ve yavaş yavaş hava açılmaya başladı aynı zamanda deli gibi rüzgar esiyordu. Çamurlu, ıslak bir halde yere çömeldim zinciri en baştan yaptım. Bu sefer olmuştu. Yan tarafımdaki görüntüyü karaleyip yola devam ettim. Açan hava neticesinde dediğim gibi serdar a varan a kadar üzerimdeki kıyafetler kurumuştu. Burada da Net yapının Şantiyesine gittim. Şef Hamit kendi evinde misafir etti beni. Özkan, Orkun ve Emre’nin içtenliği ve muhabbeti de günün yorgunluğunu unutturdu. Hepsinine buradan çok teşekkürler. Ertesi gün bisikletin bakımı ile ilgilendim ve yola geç çıktım. 35 km kadar yol alıp Serdarın yakınında ki Goç Köyde konakladım. Yöre halkı beni hemen misafir etti. Bir kuzu kesildi. Afiyetle onu yedim. Akşama da Toy (Kına Gecesi) varmış oraya götürdüler beni. Çok güzel anılarla ayrıldım bu köyden. Muhteşem kareler vardı. Kızlar ellerinde poşetlerle dans ediyorlar . Erkekler dans etmiyor ne zaman kendi yerel şarkıları çalarsa o zaman dans etmeye başlıyorlar ve kızlarda ellerindeki poşetleri gönüllerini kaptırdıkları erkeklere veriyorlar. Ben mekana biraz geç gittiğim için o poşetlerden alamadım. Yoksa kalmıştım bu köyde. Bir dahaki Toy geceme önden gideceğim .

    Sabah köyden ayrılmadan bana keçi sütü ısıtmışlar onu içip yola öyle çıktım. Hava kapalıydı fakat yağmur yağacak bir hava yoktu. Sıcak, bunaltıcı bir havaydı. Rüzgar gene karşıdan esiyordu . Nefes alırken ciğerlerime sıcak hava girdiğini hissediyordum. Hava kapalı olduğundan kollarıma geçirdiğim rüzgarlığı çıkardım. Ben o rüzgarlığı güneşten korunmak için giyiyordum. Hedefte Arçman vardı. Bu şehre ulaştıktan sonra yol otobana dönüyordu.Belekten sonra özellikle Bereket şehri ile Serdar şehri arası yollar çok kotuydu.
    Rüzgardan dolayı kum tanelerinin tenime çarptığını hatta terden yapıştığını rahatlıkla görüyordum. Yaklaşık bir 20 km sonra yanımdan iki Türk tır korna çalarak geçti. 5km daha gittikten sonra görüyorum iki Tır kenara çekmişler Sofrayı kurmuşlar. Bende yanlarına yanaştırıyorum Tırı. hah selam kaptan diyip beni beklediklerini ekliyorlar. Beraber sabah kahvaltısı yapıyoruz. Tava da yumurta , reçel bal, domates, zeytin oh mis gibi. Kazakistan’a gidiyorlarmış. Dönüşte büyük ihtimal beni gene yolda göreceklerini söylüyorum bu seferde öğlen yemeği yeriz diyorlar. Yemekten sonra hep beraber yola koyuluyoruz.

    Yolda birkaç defa sitemkar video çekiyorum rüzgarla ilgili. Çünkü artık sinirlerim bozluyor. Rüzgarın kulağımda bıraktığı uğultu baş ağrısı yapıyor. Saat 6 ya yaklaştığında Arçman girişindeki bir köy e giriyorum. Maksat birinin bahçesinde kamp atmak ve köylülerle muhabbet. Fakat köy halkı bana öyle bir bakıyor ki sanki uzaydan gelmişim gibi. Türküm diyorum konuşan yok. Birkaç kişiye sormama rağmen kimse beni bahçesine almadı. Bende çıktım şehirden. Arçman Yakınlarında bir benzin istasyonunun yakınlarında çadır kurdum. Bu arada bu benzin istasyonu yolda gördüğüm 3. Benzin istasyonu . Gece çok rüzgarlı geçti doğru düzgün uyuyamadım . Sabah da kahvaltı yapacak ekmeğim olmadığından uyanır uyanmaz yapacağım ilk iş şehir içinden ekmek bulmak olacaktı. Onun yerine şehrin içinde Türk firması buldum. Sabah kahvaltımı bu Türk firmasında yaptım. Benim erzak ihtiyacımı da tamamladılar. Bugün rüzgar arkamdaydı uzun bir aradan sonra. Yol boyunca hızım ortalama 30 km üstündeydi bazı noktalarda 45 hatta 52 km hıza bile ulaştım. Bu rüzgar sayesinde tur rekorumu da kırmış oldum. Gün içinde 147 km yaparak Aşkabat da ki Polimeks kampına ulaştım. Burada beni Bülent bey karşıladı. Yorgunluğum çok belli oluyordu sanırım hemen beni yemeğe aldılar. Ardından da kalacağım odayı gösterdiler. Sağ olsun menderes çok ilgilendi. Ve benim için kısa süreli bir tatil dönemi başlamış oldu. Türkmenistanı yarılamıştım . Geriye 650 km kaldı …

    Suanda Polimeks firmasinin Askabat da ki Santiyesinde kaliyorum. Cocukluk arkadasim Aydin daha once burda calistigindan onun burda ki arkadas grubu ile sehri geziyorum/ Sagolsun Selim cok ilgilendi. Askabat da ki anilar ve geriye kalan sehirlerde basimdan gecenleri bir sonraki yazimda anlatacagim simdilik herkese selamlar
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 22:10 3 yorum

  10. #30
    Üyelik Tarihi
    01 Şubat 2004
    Bulunduğu Yer
    Kuzey elleri
    Mesaj
    29.172

    Re: Doğa İçin Pedalla Turkiyeden Japonyaya bisiklette gelen Gurkani sizde taniyin..


    25 Mayıs 2010 Salı
    Azerbaycan da son günler ve Hazar denizi
    Bu yazıları hazar denizinin ortasından yazıyorum . Sabah yola çıkacağım havaya bir baktım gri bulutlar. Bu kadar olur günlerdir açık olan hava ben yola çıkacağım için tekrar kapamıştı. Türkmenistan boyunca da bol bol yağmur bekliyorum . Sıcaklarda yol almayı hiç ama hiç istemiyorum, Moğolistan’ın Gobi çölüne kadar sıcaktan bunalmayayım dimi.

    Son yazımda Gül bayramına gideceğimi söylemiştim. Sabah erken saat de kalkıp festivalin yapılacağı alana gittim. Fakat yollar ve kaldırımlar kapatılmıştı. Çünkü erken saatte protokol oluyormuş. Dağılın ulan pedal çevirerek Türkiye’den gelmişiz protokolün kralı benim diyemiyorsun tabi. Eee ne yapalım madem alınmıyoruz biraz dolanayım dedim. Şehir içinde biraz turlayıp vakit geçirdikten sonra geri o alana döndüm. Hay dönmez olaydım. İzdiham var. Girdim o insan selinin arasına çıkamıyorum açık havada ter kokusu, osuruk kokusu, parfüm kokuları birbirine karışmış halde burnuma geliyor. Kaç ulan kaç biri çakmak çaksa yemin ediyorum alev alacağız alanda off. Ulan etrafımda çeşit çeşit çiçek var adamlar milyon dolar harcıyormuş bu çiçeklerin getirilmesi, düzenlenmesi, ve diğer gösteriler için ortada çiçek kokusu yok. Hani mis gibi gül kokusu nerde? Caddeler ve ara sokaklar insan dolu. Minik adımlarla kendimi park alanının dışına atıyorum . Parkın dışında birkaç fotoğraf çekip alanı terk ediyorum. Sokaklarda Polisler düzenli bir şekilde tören yürüyüşü yapıyor. İnsanlar onları seyrediyor, tüm parklar hınca hınç dolu parkların görüntüsü çok iyi. Bir gün için iyi emek harcanmış belli. Baku bugün daha bir kalabalık ve hareketli. Trafikten hiç bahsetmeyeyim. Yahu güzel kardeşim trafik gitmiyor görüyorsun. Sen o kornaya dakikalarca da bassan gitmeyecek. Bunu anlamayacak kadar beynin yok mu senin hı? O kornaların hepsi ….

    Benim düşüncem gül festivali bu kadar şaşalı değil de daha az şatafatlı yapılsa ve harcanan paralar eğitim, ulaşım ve iş sahası doğrultusunda kullanılsa bu ülke için daha hayırlı olur.

    5-6 sene sonra Baku ye tekrar gelmek isterim (Bu arada Söz verdim önümüzdeki mayıs ayında Baku de olacağım). Bence geleceğin en muhteşem şehirlerinden biri olmaya aday şehir Baku. Şu Trafik sorununu hallederlerse. Yaşıl Velosipitçilere güveniyorum. 6 sene içinde bisiklete binen sayısında da fazlası ile artış olur. Bisiklete de bir idman aracı değil ulaşım aracı olarak bakarlar.

    İdman aracı dedim ve aklıma bir şey geldi. Bakü içinde gezinirken Türk Şehitliğine de uğradım. Şehitliğe giden yol dik bir rampaydı. Uzun zamandır tırmanış yapmadığımdan. Rampayı görünce mutlu oldum. Eee alıştık biz Ankara da, Karadenizlerde rampa çıkmaya . 2 ülke geçmişim toplasan 1000 metre tırmanış belki yapmışımdır. Neyse zirveye vardığımda tüm Bakü Pedallarımın altındaydı güzel bir manzara vardı. Asfalt yoldan ilerleyerek Şehitliğimize doğru yaklaşıyordum. Yavaş gittiğimden solumda Azerbaycan Ermenistan savaşında şehit düşen Azerilerin mezarlarına bakıyordum. Dikkatimi çeken mezar taşlarında hepsinin birer fotoğrafı olmasıydı . Şehitliğimizin yanına arabaların gittiği asfalt yoldan gidip bisikletimi yol üzerine park ettim. Oradaki polis avazı çıktığı kadar bağırıyor. Sizin ölüye hiç mi hürmetiniz yok diye. Bize mi bağırıyor diye bakınıyorum . Ben ve diğer bisikletçiler gayet düzgün bir şekilde gelip bisikletlerimizi park etmişiz bu herif niye bağırıyor ki. Bisiklet den inip şehitliğe bakıyorum. Taşları yenileniyor , bayrağımızda asılı dalgalanıyor. Teker teker içimden isimleri okuyup dua ediyorum. Bu arada polis yanımıza gelip. Siz ne biçim adamlarsınız burası idman sahası mı bisiklet ile burada ne işiniz var diyor?

    Ben Türkiye den geldim. Bisikletimle de normal araç yolunda gittim. Ne demek ne biçim adamsınız. Hürmet göstermekle bunun ne alakası var. Ben Atamı anmaya bisikletimle gitmişim. Eğer olay hürmet ise, neden koca çöp varilleri benim şehitliğimin yanında duruyor da başka yerde durmuyor ve yerlere çöpler saçılmış durumda. Benim Türkiye den gelen bir Türk olduğumu anladıktan sonra hiç muhattap bile olmadı. Hep Azeri arkadaşlara bağırdı çağırdı. Adam aklı sıra iş güzarlık yapıp hepimizin canını sıkıyordu. Ben laf ettikçe onlara daha çok bağırıyordu hadi gidelim dedim. Uğraşmaya değmezdi. Cahil eskimiş yalaka rüşvete dayalı bir polis sistemi işte. Ha bu arada Türk bayrağımız sadece Şehitlikte ve Elçilikte var. Azerbaycan hükümetinin emri ile başka bir yerde Türk bayrağı direklere asılamaz, yasakmış. Bunu Polat inşaatın Şantiyesinde görmüş ve sormuştum.

    Sabah erkenden kalkıp hazırlandım elçilikten ayrılma vakti gelmişti. Bu yolda bana destek olup Azerbaycan elçiliğimizin misafirhanesinde konaklattıkları için Aytekin Beye (Turizm ve Kültür Ateşesi), Jale hanıma (Dış işleri Bakanlığı yetkilisi) ve Ümren Hanıma (Dış İşleri Bakanlığı yetkilisi) çok teşekkür ederim. Laf aramızda 5 yıldız otel halt etmiş. Misafirhane süper. Sabah 7 de tanıdık bir yüz göremediğimden sadece çalışanlara el sallayıp çıktım. Yollar boş, korna sesi yok oh be ne güzel. Sahile indim orda son bir kez fotoğraf çekip geminin kalktığı yere gittim. Biletimi aldım gümrük alanına doğru ilerledim. Polisler ilk başta yabancı sandılar İngilizce konuşuldu. Hatta Rusça da bir şeyler dendi ve güldüler. Selam dediğimdeki o surat ifadeleri süperdi ya Türk olduğumu anlayınca milletin ağzı açılıyor. Pasaportum alındı biraz sohbet edildi. Pasaport verilirken de birkaç manat varsa ver yoksa geç dendi. Len yuh be . Daha bilet alırken verilecek tüm paraları verdim ya bu ne parası. Yok hep dolar var diyip geçtim. Bisikleti odaya çıkaramadım aşağıda yük vagonlarının yanında duruyor. Çantaları söküp yanıma aldım. Deniz yolculuğu Azerbaycan dan Türkmenistan 13 saat sürüyormuş. Yani gece 2 gibi sanırım Türkmenistan da olacağım.

    Tam da dediğim gibi gece ikide çapanın suya indiriliş sesi ile uyandım. Yahu gece gece bizi indirmeyecekler herhalde. Baktım ki kapı sesi hiç gelmiyor. Yatmaya devam ettim. Sabah kalktığım gibi güverteye attım kendimi bir bakım neler oluyor nerdeyiz diye. Kara gözüküyor. Biz duruyoruz. Sordum nedir durum . Limanda gemi varmış ve yük bekliyormuş. O gemi limandan ayrılmadan biz limana giremiyoruz. Aha gemide kaldık. Belki bir gün belki de beş gün sürermiş. Neyse bu durumlar için zaten tur programını esnek tutmuştum. 15 mayıs da Türkmenistan da pedallıyor olmam lazım zamanım var.

    Bende gemiyi keşfe çıktım. Gemiyi keşfe çıkınca aklıma Güllük de kaçakçılıktan yakalanmış koca yük gemisinden, yardım fişeklerini çaldığımız gün aklıma geldi. Sonrasında da babamdan yediğimiz dayak. Hey gidi günler hey hahaha. Jandarmaya da ifade vermiştik ya baba hatırlıyor musun? Denizde bulduk biz bunları diye. Sittir len ne denizi diyip içeri tıkmamışlardı bizi niye? Şero gücü sağolsun. Baba seviyom seni bu vesile ile anneye babaya ve kardeşime de sevgiler

    Bu gemide epey büyük bir gemi. Benim bisiklet tren vagonlarının yanında duruyor aşağıda. Yukarda 3 kat var katların hepsinde kamara. Olabildiğince temiz tutulmaya çalışılan ama bayağı eski olan bir gemi. Üzerindeki yazılardan Rusya dan ayrılmadan önceki döneme ait olduğunu anlıyorum. Eskiden Azerbaycan – Türkmenistan seferleri çok kalabalık olurmuş. Birbirlerini vizeye tabi tuttuktan sonra sinek avlar vaziyete gelmiş bu gemiler sadece yük taşıyorlar. Birbirlerine ne alıp veriyorlar çok merak ediyorum.

    Kaptan köşküne çıkıyorum orayı inceliyorum. Bir laptop gps programı açık uydudan geminin yerini gösteriyor. Ulan hevesleniyorum bir ihtimal internet mi var acaba diye. Adama soruyorum . Pehh herif ballandıra ballandıra bana gps i anlatıyor. Gpsi de saklamışlar bir köşeye gözükmüyor.

    Odaya geri dönüp Windows 7 nin içinde olan oyunları oynuyorum Chicken Invader 2 zamanı bunla gecırıyorum . Kitap olmaması kötü bu tarz yolculuklarda. Neyse yarını bekleyelim bakalım neler olacak. Türkmenistan macerası başlıyor.

    (fotolar bu internet hızı ile yüklenmiyor. bir kaçını yüklemeyi başardım)





    Gönderen Gurkan Genc zaman: 20:47 6 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş Google Buzz'da Paylaş
    09 Mayıs 2010 Pazar
    Azerbaycan - Bakü
    Bisikletlet ile yapılan KM: 550
    Kaybedilen Kalori : 22500
    Azerbaycan sınır kapısından Baku: 8 gün
    Toplam tırmanış: 720 metre







    Gürcistan sınırında tek tük araba vardı. Bizim sınır kapısından bile daha derli toplu bir kapıydı. Bisikletli olduğum içinde kapıdan hemen geçtim. Sınırın geçince arada bir köy dikkatimi çekti. Bu köyün halkı da yollara çıkmış meyva sebze satıyorlar. Beni görüncede üstüme atladılar birşeyler satmak için. Fakat arkadaki Türk bayrağı biraz onları duraklattı. Türkmüş konuşmalarını duyuyordum Aralarından sıyrılıp Azerbaycan kapısına doğru yöneldim. Kapıda bir araç kuyruğu yollar çamur ve balçık içinde araçlar zor ilerliyor kapıda Silahlı askerler. Meraklı bakışlarla beni süzüyorlar. İlk kapıdan oradaki araçların bisikletliyi geçirin baskıları ile geçtim. Yoksa beni sıraya sonuna atacaklardı, araçlar çamur atıyordu. İlk kapıyı geçtikten sonra çevremi Askerler sardı . İçerdeki yüksek rütbelilerde çıktı. En azından Türkçe konuşacağımızdan memnundum. Bisikletli inceleyip hemen kaç para bu soruları geldi. Ardından Atılımın bayrağına bakıp destekçin bu mu olduğu ve ne kadar para verdiler sorusu. İki soruya da miktar yerine bisiklet hediye o da okuduğum okulun bayrağı çantayı yağmurdan koruma için koydum diyip geçiştirdim. Bu ara pasaportum ellerinde ama bir işlem yaptıkları yok beni inceliyorlar. Bir dolu sorudan sonra anladım ki ki kolay kolay bırakmayacaklar. Bir başka rütbeli geldi geçiş pullu buradan (pul para anlamına geliyor) dedi. Bizim para vermediğimizi biliyorum. Aleni rüşvet alıyor bok herifler. ‘ Şimdi sen benden para alırsan elçiliğe şikayet ederim Türk sporcusundan geçişte para aldılar diye, sonra gör bak diplomatik kriz nasıl oluyor. Hepsi sustu. Ordaki askerlere pasaportumu uzattı mühürleyin pasaportu dedi. Ardından‘’Seni bu yükle içerde soyarlar’’ dedi. Sen misin o lafı diyen. Oradaki bir çok askerden zaten kalıplı duruyordum. Döndüm rütbeli ye . Lan götle başlamayı çok isterdim ama şöyle devam ettim. ‘’ Arkadaki bayrağı gördün. Buraya tek başıma geldiğimi de gördün.Eh beni de gördün. Biri beni soymaya da yeltenirse delikanlı adammış derim. Hele bir denesin bakalım’’ cümlelerinin ardından ya beni vuracaklar artık ya da geçireceklerdi haha Kapıyı açın Türk geçsin dedi. Len önce bir hoş geldin diyin Öküzler. Yok bisiklet ne kadar yok soyarlarmış,sinirimi bozdular. Sonra dan şehir içinde ilerledikçe öğreniyorum ki kapıda çalışan memurlar ermeni ve Kürtlerden oluşuyormuş ve ülkenin en büyük haraç noktasıda ordaymış. Azerilerin hemen hemen hepsi Kızıl Köprü kapısı bizden değildir diyor. Onlar Azeri değillerdir diyorlar. Kardeşim o halde ne işleri var o kapıda? Neyse anlamak zor.

    Sınırı geçtikten birkaç km sonra Azerbaycan a Türk firmaları tarafından yapılan yeni yol başlıyordu . 18 km kadar gidip ilerde gördüğüm tır parkına çektim. Birkaç Türk tırı ve otobüsü vardı. İçeri geçip oturduğumda Azeriler ve Türkler soru yağmuruna tuttu sonrasında Türkiye ve Azerbaycan arasındaki siyasi ve ekonomik gelişmelerden bahsedildi. Arkada tarafımda lafa saçları beyazlamış şivesi karadenizden olan bir abi söze karıştı. Azerilerle Azeri lehçesinde konuşurken benden özür diledi sonra tekrar şivesine dönüp bizlerle konuştu. Konuşması bilgileri hiçde tırcı gibi değil. Kendisi ile tanıştım sonrada öğlen yemeği ve akşam yemeği yedik. Birbirimizin muhabbeti hoşumuza gitti. 61 yaşında Harun abi . Trabzonlu. iki kızı var birini evlendirmiş diğeri unv. ye hazırlanıyor. Yıllarını yollara vermiş. Tırcı aleminin nerdeyse tamamı bu abiyi tanıyor çünkü gelen giden herkes selam veriyor. Kendiside, benim muhabbettim hoşuna gittiği için o gece orda kalıyor. Gecede ben benzin istasyonunda çalışan çocuklardan birinin yatağında yatıyorum. Az bir yol yaptım ama olsun muhteşem bir adam tanıdım.

    Sabah kahvaltı yaparken Harun abi yanıma geliyor. ‘’ Gürkan sen Allahın sevdiği bir kulusun. Kalbin temiz yüreğin iyilik dolu. Dün buradan gitmiş olsaydım karakolda olacaktım. Çünkü benim fırmamın tırcıları bir kavgaya karışmışlar bende orada olsaydım o kavgaya gırerdım ve karakola hapse atarlardı ama sen geldin diye kaldım’’ dedi. Kader kısmet işte ne diyeyim. Sohbetide muhetesem kendıde seker gıbı ınsan olan Harun abının yanından sabah erken vakit ayrıldım yola cıktım. Yol boyunca ınsanlarla sohbet ettım yavas yavas ılerledım. 30 km sonra kazak denen ilcede mola verdim. Sonrada konaklama kararı aldım. Şu turun en güzel bisiklete binme günlerini Karadeniz ekibi ile yaptım. Bir günde güzel geçmedi ki. Rüzgar gene karşıdan ve polenleri yüzüme yüzüme gönderiyor burun akıntısından, hapşırmaktan ben bittim. Kazak da şehir merkezine girdim. Türk bayrağını gören halk yol boyunca ıslık çalıp alkışladı. Hatta bir taksi durağı çay içmeye çağırdı bende gittim yanlarına. Halk da toplandı. Sohbet edip çay içtik hem ülkelerin kardeşliği birliği hakkında konuştuk hemde bana taksicilerden biri kız kardeşini vermeye evlendirmeye çalıştı al git senin olsun diyor. Dedim benim sevdiğim Türkiye de alıp gidemem inşallah hayırlı bir kısmet çıkar diyip kamp atacağım yer sordum onlarda gösterdi. Yağmur başlamak üzereydi gerçi yağmurda polen falan kalmıyordu iyi oluyordu akşamı bu köyde geçirdim.
    Sabah erkenden yola çıktım hava her zamanki gibi yağmurlu. Tam belediyenin oraya gelmiştim ki kasabanın delisi beni buldu. Kan çekti kan. 2 dk da kafamı ütüledi. Bizim Ali Desidero nun aynısı. Gitti bana bir Azeri bayrağı aldı minik onu da Türk bayrağının yanına diktim. Yahşi ol dedi ve beni uğurladı.

    YAHŞİ OL GÜRKAN. Enteresan bir kelime bu. Arabaya machine, bisiklete velosipet diyen bir dilleri var. Gerçi bana pek de yabancı gelmedi konuşmaları hatta nerdeyse Kıbrıslılarla aynı diyeceğim konuşma hızları ve tarzları. Üniversitenin ilk zamanları geldi aklıma. Kıbrıs da halkın ne dediğini anlamıyorduk o kadar hızlı konuşuyorlardı ki ama zaman içinde kulakta lehçede dönüyor.
    Kazaktan çıkmadan bankaya uğradım. Buradaki Atm ler de dolar işareti gözüksede dolar vermiyorlar. Gürcistan da da aynısı olmuştu. Önce Manat (Azeri Parası) çekiyorsun sonra onu dövizciye götürüp dolar yapıyorsun. Parayıda çektikten sonra pedallamaya başladım

    Azerbaycan karayollarında belli aralıklarla güvenlik noktaları var. Otobanda gidiyorsunuz yol biranda tek şeride düşüyor. Koca bir kapı kapının bir tarafı kapalı karşıdan gelen araçta sende oradan geçiyorsun. Sebep kaçan kişiyi buralarda daha rahat yakalayalım diye. Bana kalırsa sebep şu. Rüşvet almayı atladıkları Türk tırlarını bu noktalarda bekletip rüşvetlerini aldıktan sonra geri bıraktıkları yerler. Dün bu Kapılardan birinde görevli bir polis memurunun aracını gördüm. Rüşvetin hakkını vermiş aracı almış . Kapılardan birinde mola verip hem memurlarla hemde tırcılarla biraz sohbet ettim. Sonrada tırcıların yanında çay içtim.
    Memur uzaklaştığında hepsi nasıl dert yanıyor inanılmaz. Azerbaycan toprağından çıkıp Gürcistan toprağına girdiklerinde daha mutlu oluyorlar burası bizim vatanımız değil diyorlar. Memurlar tırcıları bezdirmiş. Halbuki köylerdeki durum hiç de öyle değil. Köylerde Türk misafir perverliğini en iyi şekilde bu halk gösteriyor bana.

    Mesela Toruz da yolda çamurluğun vidası düştü. Yolumun üzerindeki bir köye girdim. O vidayı bulmak için köy seferber oldu desem yeridir. Öğlen yemeğinide yedirmeden beni göndermediler.

    Enerjim yerime gelmişti. Bu yağmur ve rüzgarla başka türlü başa çıkamazdım. Toruz dan çıktığımda daha 40 km yapmıştım ki arkamdan Harun abi bana yetişti. O tır parkında bir gün daha konaklamıştı olaylardan ötürü. Ganja ya doğru gidiyordu fakat Bakü de yapabilirim demişti. Biraz sohbetden sonra yoluna devam etti. Bende akşama kadar ganja ya ulaşmayı planlıyordum.

    Hava koşullarına soğukta eklendi. Bu süreç içinde ısının düştüğü fark ediliyordu. Bir ara rüzgar nasıl oldu anlamadım ama arkama geçti. Üstüne rakımda çaktırmadan azılmaya başladı. Obaaaaaaaaa akşam ganja zor varırım diyordum. Hızım biranda 30 ile 38 km arasına çıkınca. Birde bakmışım ki akşam hava kararmadan yağmura ve soğuğa rağmen Ganja Türkiyem Tır parkında kendmi bulmuşum. 100 km yi devirmişim. İşte bahsettiğim rüzgar olayının farkı budur. Harun abi burada kal yardımcı olurlar demişti. Oldularda haha.. İçerisi Tır kaynıyor. Çektim benim Tırıda o tırların yanına. Üstüm başım çamur içinde ama olsun. İçeri girdim. Tır parkından çok içerde pavyon havası vardı. Şu mekanlara girdiğimde insanların bana bakışlarına hasta oluyorum hahaha. Hemen solumda ki masadan HEÇEN BU KIMDUR sorusu gelınce hah dedim hemşeriler burada. Mekanın sahibi geldi yanıma. Durumu anlattım ordaki tırcılar ve kadınlarda merakla dinlediler. Bana patronun odası ayarlandı. Halbuki ben çadır kurmak için alan istemiştim. Önüme yemek kondu nemli olan kıyafetlerimi kurutmam için ıstıcı verildi. Akşamda odaya masaja geldiler. Kilometrajı sıfırladık. Tek kuruş para vermedim. senin gibi adama para verdirmek olmaz misafirimizsin dendi. Harun abi teşekkürler haha. Bundan sonra uzun yol seyahatlerimde Tır parkı kullanacağım. Tırcı camiasına girmiş olduk böylelikle. şu ipod da ki müzikleri değiştirmek lazım ne o öyle antin kuntin şeyler yüklemişim. İyiki yolu tek başıma alıyorum dedim. Yoksa tır parkında işim ne..

    Sabah Tırcı kankalarla birlikte kahvaltı yaptık haha. Herkes bastı gaza bende pedalıma bastım yollandım. Ganja nın içine girdim şehir canlı ve hareketli ama öyle bir yağmur yağıyor ki millet nereye nasıl sığınacağını şaşırmış durumda. Avrupa şehirlerine benzeyen bir tarzı var. Fazla yüksek olmayan binalar, minik müstakil evler. Yağan yağmurda yollar biranda oldu nehir gibi bizim ülkemizde sık sık karşıkaştığımız alt yapı sorunu burada da var. Şehrin Bakü çıkısına ulaşmaya çalışıyorum umrum değil yağan yağmur. Şehirden çıkıp araziye girince rüzgar ve soğukda bir patladı. 34 km yol alıp gene böyle yoldaki emniyet noktalarının birinin yanındaki lokantanın bahçesine çadırı attım.

    Rüzgarda ve yağan sağnaktan çadırı zor kurdum. Hemen üstümü başımı değiştirdim yandaki lokantaya attım kendimi. Eh madem buradayız bir süre yemeğini yiyelim. Lokantanın sahibi ve müşterilerle uzun uzun sohbet ediyoruz. Kürt açılımından, ekonomik duruma kadar bir çok bilgi alışverişinde bulunduk. İş konusunda yeni fikirler verdiler.

    Bu arada evli olup olmadığımı sordular hayır değilim diyince. Azerbaycan da bana yaşımdan dolayı sadece evde kalmış kızları verebileceklerini söylediler . Nasıl yani dedim. Burada bir kız 25 yaşını geçtikten sonra hala evlenmemişse evde kalmış durumuna geçiyormuş. O kızı ya dul adamlar ya da benim gibi yaşı geçkinler alırmış üstelikte aile kızın evden gitmesi içinde para verirmiş. Yani beterin beteri var derler ya aha işte Azerbaycan. Muhabbetleri güzeldi ama benim uyku geldiği için çadırıma döndüm.

    Gece boyunca yağmur yağdı. Çadıra düşen damlaların çıkardığı sesler bir süre sonra melodi gibi gelmiş olmalıkı dalıp gitmiştim. Sabah gene o melodi kaldığı yerden devam ediyordu. Bugünde çadırda konakladım çıkmadım hiç. Zaman varken bu yazıları yazdım . Fakat 30 nisan günü gene pedallıyor olurum.

    Sabah çadırın içine giren güneşle uyandım . Fermuarı bir açısım var çadır yırtılacaktı. Parçalı bulutlu bir hava vardı güneşte arada bir kendini gösteriyordu. Tamamdır dedim yol almanın tam vakti. Hemen bir şeyler atıştırdım ve toparlandım. Yola nasıl çıktığımı bile anlamadım. Yerler hala ıslak ve çamurluydu. Öyle bir yoldan geçiyordum ki iyiki yağmur yağmıyor diye şükrettim. Yoksa bisikletle beraber o balçığın içine gömülür kalırdım. Enteresan bir toprak var bu Azerbaycan da. Yol boyunca görmeye değer pek bir yer yoktu hatta yerleşim yeri bile çoktu diyebilirim . Önümde Yevlak şehri vardı . Bugün rüzgarda esmiyordu şanslıydım. Çektim bisikleti güzel yoldan tenha bir alana çıkardım ocağımı makarna yaptım kendime. Öyle oturup doğayı seyrettim boş bakışlarla. Bazen uzun süre araçta geçmiyordu. Enteresan bir sessizlik oluyordu çevremde. Ne kuşların sesi ne rüzgarın fısıldısı ne bir böceğin sesi. O Sıra bende hareketsiz durup. Sessizliğe bırakıyordum kendimi.

    Yemek faslından sonra Yevlak şehrine ulaşıyorum. Şehrin ortasından geçen ana yol bayağ hareketli ve kalabalık orda su almak için benzin istasyonuna uğruyorum. Müşteriler ve çalışanlarla biraz muhabbet ediyorum. Daha dün bisiletli bir çiftin ordan geçtiğini söylüyorlar . Şaşırıyorum önümde birilerinin pedalladığını biliyordum ama o farkı 1 güne düşürdüğüme inanamadım. Bir heycan sardı beni. Yabancı yol arkadaşlarım olabilirdi. Hiç vakit kaybetmeden pedallamaya başladım.
    Arabalar yanımda hızla geçerken bir araç ilerde durdu ve beni bekledi. Yaklaştığımda dikkatimi çekti Polat inşaatın aracıydı. Türk bayrağını görünce durduğunu ve şantiyeye çaya beklediklerini söyleyip yola devam ettiler.
    Polat inşaata vardığımda 87 km yapmıştım ve saat daha erkendi fakat günlük yapmam gereken km nin üstüne çıkmıştım . Devam edecek gücümde vardı saatde erkendi. Şu bisikletçileri yakalamayı çok istiyordum. Neyse bir çay içip soluklanıp çıkayım dedim. Girdim ama çıkamadım. Çok iyi insalarla tanıştım. Beni misafir ettiler Polat inşaatın santiyesinde. Bir oda verildi, kirlenmiş kıyafetlerim yıkandı kurutuldu. Sıcak bir duş aldım. Kendime geldim. Akşam yemeğinden sonrada minik bir tavla turnuvası yaptık. Bu mola sırasında da biraz üzüldüm önümdeki grupla aramdaki mesafe acılıyordu. Yorgunluktan bir süre sonra odama çekildim uyudum . Sabah kalktığımda gene yağmur yağıyordu. Seviyorum ya artık yağmurda yol almayı iyi oluyor. Polat ın şantiyesindeki Cengiz, serdar ve Mehmet abi ile vedalaştıktan sonra yola koyuluyorum.

    Ana yolda seyahat ettiğimden dolayı pek görmeye değer bir şey yok etrafta . Zaten şu yağmurda da alabildiğimce yol almayı çok istiyorum. 87 kilometre sonra Küldemir in hemen çıkışında Şherk marketin önünde duruyorum ve biraz sohbet edip erzakları tamamlıyorum akşamki kamp için. Bu arada önümdeki bisikletlileri soruyorum . 10 gün önce geçti demezmi. O an anlıyorum ki hem arkamda hem önümde bisikletçiler var. Bir grup bisikletli 10 gün önümde bu kesin. Diğerleride Yevlax dan dağ yoluna dönmüş olmalılarki onlara da o yüzden yetişemedim ben. Marketin sahibi Enver Türkiye den geldiğimi öğrenince abi havada kararıyor kal sen bu gece burada çadır at diyor güzel yerimizde var çadır için dedikten sonra kalıyorum. Tamda bu sırada portekizden misafirler geliyor. David Estrela. Asyayı karısı ile birlikte karavanla geziyorlar. Muhteşem bir çift. Benim bisikletle tek başıma gezdiğimi duyduklarında Giresun yolunda karşılaştığım Olivier ve Sophie gibi çılgın Türk diyorlar. Azerilerle Türkçe konuştuğmu görüncede şaşırıyorlar. Dillerini nerden bildiğimi sorduklarında. Bu dil öz Türkçedir cevabını da aldıklarında çok şaşırıyorlar. Bende onlara Türk tarihini biraz anlatıyorum. Bu güzel sohbetden buluşmadan sonra onlar yollarına devam ediyorlar bende çadırımı kuruyorum.

    Yoldaki ilk sivri sinek saldırı ile karşı karşıyayım bu kamp sırasında. Anlamadığım bu yağmurda soğukta sivrisineğin işi ne. Neyseki sivrisinek ve kene ilacımda mevcut il yardım çantasının içinde. İki fıs fıs işlem tamamdır. Sessiz sakın bir uykuya dalıyorum . Daha önce hiç çadırda bu kadar huzurlu uyumamıştım. Enver ve babasının sohbeti o kadar sıcak ve kalptendi ki sanırım o yüzden bu kadar rahat uyuyabiliyorum. Sabah gideceğim saati önceden söylediğim için ve bu marketde 24 saat açık olduğundan bana kahvaltı hazırlamışlar. Kahvaltı muhabbeti içinde köyden birkaç kişi daha gelmiş. Muhteşem anılar insanlar iyiki bu yola çıkmışım. Vedalaşıp yağmurun ve sisin arasında kendimi gözden kaybetiriyorum onlara.
    He r konakladığım veya mola verdiğim alanlarda sohbet ettiğim insanları düşünüyorum pedallarken o kadar çok ki daha yolun yarısında bile değilim. Hafızamı tazelerken kimi zaman gülüyorum kimi zaman hüzünleniyorum. O ilk gün ki telaş aklıma geliyor. Otobüs garındaki bisikletçi dostlarım, eski iş arkadaşlarım, ailem. Duruyorum. Bisikletten inip biraz dinleniyorum. Aslında gözlerim sulanıyor dinlenmek bahane göz yaşları içinde bisiklet sürmek istemiyorum. Bu yola niye çıktığımı hatırlıyorum. Yağan yağmur yüzümden aşağıya akarken göz yaşlarımı siliyor. Yola devam et hadi durma dercesine.

    Tam bisiklete binip hareket edecekken bir ses duyuyorum. Domuz sesi çok yakınımda ama göremiyorum bir türlü sonunda ortaya çıkıyor ve yavru domuz koşarak bana doğru geliyor. Yavaş hareketlerle fotoğraf makinamı çıkartarak onu kareliyorum. Bu arada kaçmak içinde hazır bir pozisyonda duruyorum. Çünkü heran annesi bir yerlerden çıkıp bana saldıra bilir. Biraz onu seyrettikten sonra pedallamaya başlıyorum . Haha beni takip ediyor bir süre arkamdan da geldi. Evinden daha fazla uzaklaşmasın diye hızlanarak uzaklaştım o noktadan. Yolda tek tükde olsa yeşil alanlar görmek mümkün buralarda.

    Öğlen yemeği için yol kenarında rüzgarın ve yağmurun beni rahatsız etmeyeceği bir yerde durmuştum . Muhteşem menümde ne var. Yagsız makarna, muz bir adet elma ve mars çıkolatası. Bu yemek olayından sonra yanımdakı su da bıtıyor. Bir oncekı market alısverısınde su yerıne gene bana soda vermısler. Burada su dedınmı mutlaka soda getırıyorlar. Artık gazsız su dıyıp kendımı garantıye alıyorum .

    Bu moladan sonra aksama kadar hıc durmadan pedal cevırıyorum. Bellı bır duzene baglamıs durumdayım 88 km yaptıktan sonra bır restaurant da duruyorum yemek yemek ıcın. Icerı gırıyorum genıs buyuk bır restaurant. Icerde cogunlukla aileler var. Merkezi bir yerde degil insanlar aracları ıle gelmısler. Yemeklerini yedikten sonra bende anlıyorum neden insanların burayı tercih ettiklerini. İçeriye gidip aşçısına teşekkür ediyorum yemekler çok güzeldi. Arkadaşlar Azerbaycan ın hangi şehrine giderseniz gidin etin lezetinde en ufak bir değişiklik yok. Baharatı, tuzu, yağı her şeyi yerinde. Hatta hayatımdaki en iyi et döneri Bakü de yedim diyebilirim. Bu arada beni fark eden mekan sahibi bisikletle nerden geldiğimi soruyor. Anlatıyorum ona kısaca durumu. Bisikletimi hemen depoya götürmemi söylüyor akşamda kendisinin misafiri olmamı istiyor. Oradaki aileler ve çalışanlarda bir Türk ün böyle bir başarı sağlayacağından dolayı gurur duyuyorlar. Bana arkadaki köy evinden bir yer ayarlıyorlar çadırda kalmam istenmiyor. İnanın benim çadırımın konforu köy evinden kat ve kat daha iyidi fakat rencide etmemek için geceyi orda geçirdim. Köylerindeki insanlar çok fakir ama her ne olursa olsun Türk misafir perverliğini her ne koşulda olursa olsun gösteriyorlar. Sabah kahvaltısından sonrada vedalaşıp yola çıktım.

    İşte bugun büyük gündü Baku ye varacaktım. 100 km vardı ne olursa olsun varacaktım. Yağmur yoktu yerler ıslaktı . Ama beklenen an işte rüzgar arkamdan öyle şiddetli esiyorduki pedalı çevirmesem bile bisikleti o ağırlığına rağmen sürüklüyordu. İşte bu yaaa 1550 km dir esmeyen rüzgar sonun benle birlikteydi. Botları ayağımdan cıkardım umrumda degıldı. Ayaklarım ıslanırsa ıslansın spd lerı gıydım daha ıyı yol almak ıcın. Hızım 20 km işte bu 30 km süpeerrrrrrr 40 km hiç durmasın şu rüzgar ya arkamdan gelsin ve 47 km . Yol düz viraj yok 1 saat içinde 40 km yol alıyorum saat daha sabah 10. Her uzun yol bisikleçisinin istek ver arzusu budur arada bir biraz su rüzgar yardım etsin. Öğlene kadar 70 km yol alıyorum. Hazar denizi görmek beni mutlu ediyor. Fakat Baku ye hala var. Durmak yok derken ben yavaş yavaş yönümü batıya doğru çevirmeye başlıyorum bu sefer o aynı rüzgar karşımda işte. Bisiklet duruyor!! Gitmiyor. Bakın gitmiyor diyorum bisikletin üzerinden iniyorum . Olamaz ya 30 km kaldı Baku ye ya bu kadar yakınken olmamalıydı bu . Öyle şiddetli bir rüzgar varki yanımdan araç geçtiğinde bile onun hava boşluğundan etkilenip yana savrulup yol dışına çıkıyorum. Bir tır geçtiğindeyse bisikletin kontrolünü kaybedip yan taraf düştüm. Tamamdır 25 km mi kaldı yürüyekte olsa varacağım bu gün bu şehre o kadar!!!. Bakü ye girdiğimde öğreniyrumki. O geçtiğim alan fırtınalar alanıymış. Bazen o kadar sert rüzgar esermiş ki araçlar bile zorlanırmış. Biraz binerek biraz yürüyerek akşam 5 de Baku ye varmayı başardım. Başardım ulaaaaaaaaaaaaaannnnnnnnnnnnnnn. Doğa ile savaşı kazandım. Günlerdir yağmurda çamurda soğukta yol alıyorum ve sonunda Bakudeyim.

    Şehirin içlerine girdikçe rüzgar kesiliyor binalardan dolayı artık daha rahat hareket ediyorum. Trafiği bana istanbulu hatırlatıyor. Bir kargaşa var düzen yok yollarda. Sinyal veren bile yok. Benim kamyonu gören zaten baka kalıyor. Geçeceğim noktalarda el hareketlerimle tariği durduruyorum. İlerlemeyn trafiğin yanından geçip gitmem eminimki bir çoğunu sinir ediyordur. Bu bizim ülkemizde de böyle oluyor
    Yoldaki insalara sora sora elçiliğimizi buluyorum . Tabi elçilik kapanmış olduğundan kapıdaki güvenlikle sohbet ediyorum sadece. Beni görünce şaşırıyorlar. Kısa bir sohbet sonrası elçiğe yarın gelmem söyleniyor. Öncesinde araştırdığım otelleri bulmak için tam pedallamaya başlamıştımki Tiflis de tanıştığım mert beni aradı nerde olduğumu sordu Baku deyim dedim. O da benim Türkmenistan a geçtiğimi düşünüyormuş. Kendiside dün Baku ye gelmiş. Yerini söyledi bende hemen onun yanına gittim.

    Kız Kalesi hazar denizi yanındaki tarihi yerlerden biri hemen onun yanında çok güzel bir Gürcistan lokantası var . Mertle orda buluştuk. Mekan sahibi ile tanıştırdı beni biraz sohbetden sonra yan binadaki Azeri otelin den bir odayı uygun bir fiyata ayarladık. Uygun dediğim fiyat, günlüğü 40 manat yani 80 Tl ediyor.
    Güzel bır akşam yemeği, ıyı bır yatak, sıcak bır dus, Internet. Çok fazla gelıyor hepsı bıranda olunca haha. O kadar alısmısımkı arazide yol almaya ertesi gün pedal çevirmeyince kendimi bir garip hissettim.

    Sabah ilk işim elçiliğe gitmek oldu. Basın muşaviri Bülent beyle görüstüm.Kendiside beni Trt1, Anadolu ajans, Trend Ajans ve İçtimai Tv ile görüştürdü.
    Uluslarası Yayın yapan İçtimay Tv de sabah programına konuk oldum . O günün konusu da TRT Radyosunun 83. Yıl dönümüydü. Hem oradaki stüdyoda hemde Türkiye dekinde çok değerli hocalarım vardı. Bende bir iletişim fakultesi mezunu olarak söze şöyle girdim. ‘Bu program radyo da yapılıyor olsaydı benim anlatacaklarımı dinleyiciler o kadar güzel hayal ederlerdi ki şuanda bisikletimin üzerindeki çamurları bile görebilirlerdi, benim şu görüntümü bile hayallerinde canlandırabilirlerdir. Radyo hayal gücünü zenginleştiren bir iletişim aracıdır. Hayatta da her şey in başlangıcı hayallerimizdir onları gerçekleştirmek için yaşarız aynen benim yapmakta olduğum Tur gibi’ ve hikayemi anlattım. Büyük ilgi gördüm stüdyodakilerden. Konuk Sanatçılar Rahman ve Hatıra beni akşam yemeğine davet ettiler bu başarımdan ötürü. Beni Azerbaycan da ağırlayan köylerinden şehirlerine kadar tüm Azeri kardeşlerime dostlarıma buradan tekrar tekrar teşekkür ederim

    Yemek esnasında Elçiliğimiz bana geri dönüş yaparak elçilik misafirhanesinde kalmam istendi. Tabi ki bu çok hoşuma gitti. Baku çok güzel ve büyüleyici bir şehir. Fakat cidden çok pahalı. Yol boyunca harcadığım paranın kat ve katını yemek ve birkaç eksik parçaya harcamak kötü hissettirmişti. Birkaç günde olsa elçilik misafirhanesinde kalmak çok iyi geldi. Elçilik çalışanlarının büyük desteğini almakda mutluluk vericiydi.

    Bir gün boyunca şehir içinde turluyorum. İzmir restaurant da yemek yiyorum . Kuru fasulye ve pılav birlikteliğini ve baklavayı özlediğimden hemen onların siparişini veriyorum hizmet süper. Çalışanrın hepsi güler yüzlü. Şehir tam anlamı ile inşaat içinde kaldırımlar binalar sürekli yeni yapılan bir şeyler var geceleride durmuyorlar. 5 seneye kalmaz muhteşem bir şehir olur burası. Türkiye de İstanbul da göremediğim markaların kendi dükkanları burada mevcut. Kadınları şık ve güzel. Kadınlaırn bu güzelliği şehrin kirliliğini maalesef saklayamıyor. Bu kirlilikten rahatsız olanlarda var ve ben onlarla tanışıyorum Ankara da ki İbrahim kardeşim sayesinde.

    Yaşıl Velosibitçiler Klübü. Ülke genelinde çok geniş katılımcıları var. Amaçları hem Azerbaycan da hemde ermenistanın işgal ettiği Azerbaycan topraklarındaki ekolojik hayatı korumak, insaların doğaya karşı daha duyarlı davranmaları için ellerinden gelen yapmak, topluma bisikletin bir idman aracı değil bir ulaşım aracı olduğunu göstermek gibi çok güzel hedefleri ve çalışmaları var.












    Bu grupla tanışmaktan onlarla Azerbaycan ın Baku şehrinde bisiklete binmekten çok mutlu oldum. Aynı bizler gibiler. Yaşanabilir bir şehir yaratmaya çalışıyorlar. Trafikte bisiklete saygı olayı bizdekinden biraz daha kötü. Biz Perşembe akşamı bisikletçileri bile senemizi doldurmamıza rağmen hala aynı sıkıntıyı başkentde yaşıyoruz. Türkiye deki bisikletliler derneği ile ilerde bir çalışma gerçekleştirmek istediklerinide dile getirdiler. Murat abi belki buranında polislerinin altına bisiklet çektirtir belli mi olur . Dün sabah dernek lideri Elshan Nur eşliğinde 3 saatlik bir bakü turu attık. En güzel caddelerinde bisikletle gezdik. Bayan katılımcı sayısı azdı fakat ileriki günlerde bu katılımın çok olacağından eminim. Durmak yok pedallamaya devam.

    Baku de ki görüntüler ve fotolarıda en kısa zamanda facebook a koyacağım .

    Şuanda bir apartmanın ara boşluğunda oturmuş yazıyorum bu yazıları . Yaşasın kaçak internet olayı fakat betonda oturmaktan dötüm biraz dondu ben bu yazıyı şimdilik bu şekilde blog sayfasına yolluyorum ilerde kesinlikle eklemeler veya düzeltmeler olacaktır çok beklettim farkındayım.. Şu gül festivalini bir görelim bakalım neymiş.
    Gönderen Gurkan Genc zaman: 23:24 10 yorum
    Bunu E-postayla Gönder BlogThis! Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş

 

 

Benzer Konular

  1. doğa için.
    Konuyu Açan: seldaalp, Forum: Genel Forum.
    Cevap: 8
    Son Mesaj: 01 Mayıs 2011, 21:52
  2. Doğa için Çal/ video
    Konuyu Açan: mavisboncuk, Forum: Genel Forum.
    Cevap: 6
    Son Mesaj: 20 Kasım 2009, 23:20
  3. Doğa için çal-Divane Aşık Gibi
    Konuyu Açan: elem, Forum: Genel Forum.
    Cevap: 11
    Son Mesaj: 05 Ekim 2009, 12:49
  4. Size gelen hediyeyi sizde baskasina götürürmüsünüz??
    Konuyu Açan: Nartaneleri, Forum: Genel Forum.
    Cevap: 37
    Son Mesaj: 01 Haziran 2006, 10:08
  5. Cevap: 15
    Son Mesaj: 11 Nisan 2006, 09:21

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Dosya Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
 
 
Lidya.Net
Bu site Lidya.Net tarafından hazırlanmış ve yayınlanmaktadır © 1998-2012. Bu sitede yayınlanan yazılar, kaynak ve yazarı belirtilmek kaydıyla kullanılabilir.
İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren AnneCocuk.com adresimizde 5651 Sayılı Kanun'un 8. Maddesine ve T.C.K' nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan ve yazdıkları yazılardan kendileri sorumludur.
AnneCocuk.com ile ilgili yapılacak tüm hukuksal şikayetler iletişim linkinden iletişime geçildikten sonra en geç 2 (iki) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve size geri dönüş yapılacaktır.